TÜRKİYE NÜKLEER GÜCE SAHİP Mİ?

TÜRKİYE NÜKLEER GÜCE SAHİP Mİ?

Hayda, bu da nereden çıktı dediğinizi duyar gibiyim. Bu yazıyı yazan ben emekli bir subay değilim, savaş muhabiri değilim, stratejist hiç değilim.

Ama geçenlerde Sayın Başkan Erdoğan, Türkiye nükleer güce sahip olmalı deyince bir araştırma yapayım dedim. Bakın nerelere ulaştım.

Önce Türkiye’de nükleer enerji santralı var mı? Onu öğrenelim.

Şuanda Türkiye’de Kurulu ve faaliyette nükleer enerji santrali bulunmamaktadır. Ama Türkiye’de mevcut 3 tane nükleer araştırma reaktörü bulunmaktadır. Bunlardan 2’si İstanbul Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde birisi de İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ‘de bulunmaktadır. Bu araştırma santralleri 1950-60 lı yıllardan beri çalışmaktadır Bir kere bunu bilip not edelim.

Türkiye’deki yıllardır olan gelişmelere gelmeden önce yaptığım araştırmam 1967 Arap-İsrail harbine kadar uzanmaktadır.
 

1967 –İsrail-Arap Savaşı (6 gün Savaşı )

Bu savaş esnasında ben İstanbul’da üniversitede öğrenci idim. Bir yandan da bir ithalat ihracat firmasında çalışıyordum.

Bu firmaya general tipinde bir adam geliyordu. Sonra dost olduk. Meğer bu insan, Meşhur sadrazam Sait Halim Paşanın torunu imiş. İsrail Arap harbinden bir hafta önce elinde bir mektupla geldi. Mektup Suudi Arabistan kralından geliyordu. Arap ordularının başına geçmesini istiyordu. Ancak, ben Mısır ihtilalinde ve Irak ihtilalinde canımı zor kurtardım.  Böyle maceralara girecek halim kalmadı. Zaten, harb bir hafta içinde çıkacak ve İsrail, savaşmasını bilmeyen çok konuşan bu Arapları perişan edecektir. Dedi.

Nitekim bu esnada Mısır ordusu İsrail’i sıkıştırıyor, Şarm El Şeyhi kapatıyor ve her an hücuma kalkmak üzere idi. Rusların verdiği silahlarla Mısır, Ortadoğu’nun en büyük gücü idi. Biz, garanti Mısır İsrail’i yenecek ve bu topraklardan atacak diyorduk. Rus tankları binlerce, avcı uçakları yüzlerce, Ağır bombardıman uçakları yüzlerce idi. Sam füze bataryaları yüzlerce idi.

Ancak, bir sabah kalktığımızda Mısır ordusunun birkaç saat içinde yenildiğini, Uçakların yerinden bile kalkamadan yok edildiklerini, Sam füzelerinin olduğu gibi İsrail’in eline geçtiğini gördük. İsrail, Süveyş kanalına kadar olan bölgeyi, Eski Kudüs’ü, Golan tepelerini ve Ürdün nehrinin doğusundaki bir takım toprakları işgal etti. Bu iş nasıl oldu derken şunu gördük. Savaş 6 gün sürdüğünden buna 6 gün savaşı ismi de verilir. İsrail’in tek gözlü generali Moşe Dayan çok meşhur olmuştur. Bu savaştan sonra Mısır Başkanı Cemal Abdünnasır çok yaşayamamış ve ölmüştür.

Savaşın püf noktası: İsrail, uçakları Akdeniz üzerinden Libya’ya giriyor ve Libya üzerinden hiç kimsenin ve Mısırın beklemediği taraftan bir yay çizerek giriyorlar ve Mısır radarlarını, uçaklarını ve ordusunu beklemedikleri taraftan vurup tam anlamıyla yok ediyorlardı. O günden bu güne bir daha bir Arap İsrail meselesi, Filistin meselesi dünyanın başında bela olarak duruyor.
 

Fransa’nın Cherburg Limanından kaçırılan 5 hücumbot

6 altı) gün savaşından sonra, gerek Arap ülkeleri ve gerekse İsrail intikam ve silahlanma yarışına devam ettiler. Arada gazetelere bir haber düştü. Fransa’nın Cherburg limanında bulunan, içi işlenmiş uranyum dolu 5 adet hücumbot her nasılsa, kaçırılarak İsraile getirildi. İsrail Dimona adında bir atom santralı kurmaya başladı.
 

1973 Ramazan savaşı veya Yom Kippur savaşı

6 Ekim 1973'de başlayan bu savaşa, Müslüman dünyasının Ramazan ayına rastlaması dolayısıyla Ramazan Savaşı ve İsraillilerin çok kutsal bir ayı olan Yom Kippur'a rastlaması dolayısıyla, Yom Kippur Savaşı adı verilmiştir. Fakat esas itibariyle Yom Kippur Savaşı diye adlandırılmaktadır.

1973 savaşı İsrail için, daha öncekiler gibi olmamıştır.

1973 Yom Kippur savaşına varan gelişmeler, esasında 1967 savaşını takip eden gelişmelerin devamından başka bir şey değildir.

1973 savaşının başında durum aşağıdaki haritadaki gibi idi.

1967 savaşından sonraki gelişmelerde iki ayrı istikamet göze çarpmaktadır. Bir yanda Amerika, Araplarla münasebetlerini düzeltmek için Orta Doğu barışını gerçekleştirmeye çalışmış ve bu da İsrail ile münasebetlerine görüş ayrılıklarının ve hatta zaman zaman soğukluğun hâkim olmasına sebep olmuştur. Ayrıca, bu barışı gerçekleştirme çabalarını Sovyetlerle beraber yürütmeye çalışmıştır. Amerika'nın bu faaliyetleri İsrail'in politikasına ters düşmekteydi. Çünkü İsrail başkaları tarafından hazırlanıp sunulan bir barışı değil, 1967 zaferinin kendisine sağladığı imkânları ve kozları kullanarak, Arapları kendisiyle müzakereye oturtmak suretiyle yapılacak bir barışı tercih ediyordu. İsrail-Amerikan münasebetleri bu şekle girerken, Mısır da 1969 Nisanından itibaren 16 ay sürecek olan yıpratma savaşına başlıyordu.

http://www.ibiblio.org/sullivan/maps/SinaiOctoberWar1973.GIF

Bu arada Sovyetlerden Mısıra yardımlar devam ediyor, İsrail de Mısırı bombalıyordu. Mısır da Rus pilotlar tarafından kullanılan uçaklarla İsrail mevzilerini bombalıyordur. Yapılan bir geçici anlaşma ile bu akınlar karşılıklı olarak durduruldu.

Fakat Haziran sonlarından itibaren Mısır, İsraile karşı, bir hava savunma silahı olan ve yerden havaya atılan (Surface to Air Missiles) SAM-2 ve SAM-3 füzelerine kullanınca, işin rengi değişti. Zira bu durum İsrail’i bir "önleyici"  savaşa zorlayabilirdi. İsrail, Mısır'a ağır bir darbe indirerek, daha ileriye gitme cesaretini kırmak isteyebilirdi. Hâlbuki bu dönemde Amerika İsrail'e baskı yaparak, İsrail'i yeni bir savaşa gitmekten alıkoymaya çalışmaktaydı. Amerika'nın bu tutumu, İsrail'in 1973 savaşının ilk gününde bir sürpriz Arap baskınına maruz kalmasında büyük rol oynamıştır.

Mısır Sovyet füzelerini kullanınca, İsrail tekrar hava akınlarına başladı ve füze üslerini tahrip etmeye çalıştı. Bunun üzerine Amerika'nın araya girmesiyle 7 Ağustosta yeni bir ateş-kes kabul edilerek Kanal Cephesi yeniden durgunlaştı.

7 Ağustos ateş-kes anlaşmasından sonra iki mühim gelişme oldu.

1.Birincisi Başkan Nasır'ın 28 Eylül 1974'de ani ölümü ve yerine General Enver Sedat'ın geçmesidir. Enver Sedat, tanınmış bir isim değildi ve dolayısıyla Nasır kadar Arap dünyasında nüfuz sahibi olamazdı. Yani, Mısır'ın bölgedeki tesiri zayıflayabilirdi.

2.İkinci gelişme, Kasım ayında Suriye Baas Partisi içinde bir darbenin meydana gelmesi ve Baas'ın aşırı grubunun iktidardan düşürülerek, mutedil bilinen Hafız Esad grubunun iktidarı ele alması idi. Her iki hadise de Amerika tarafından iyimser bir şekilde karşılanmıştır.

Enver Sedat'ın Mısır'da dahi otoritesini kabul ettirmesi kolay olmadı. Bu sebeple, Enver Sedat, İsrail'in Sina'dan çekilmesini sağlamak ve Süveyş Kanalını tekrar milletlerarası deniz trafiğine açmak suretiyle bir prestij sağlamak için İsrail'le anlaşmak istedi. İstediği de İsrail'in, Sina'nın tamamından değil, Akdeniz'de El-Ariş'ten güneyde Kızıl Denizde Ras Muhammed'e çekilecek bir çizgiye kadar çekilmesiydi ki, bu da Sina'nın yarısını Mısır'a terk etmek demekti.

Ancak anlaşma yapılamadı. Mısır Sovyet ilişkileri bozuldu. Mısır, Sovyet uzmanları ülkesinden çıkardı.

Enver Sedat'ın bu hareketi Sovyetlerin Orta Doğu'daki prestiji için çok ağır bir darbe idi. Prestij kaybının yanında, Sovyetler Mısır gibi Orta Doğunun stratejik bir ülkesinden de çıkarılmış oluyorlardı. Keza, İskenderiye'deki Sovyet deniz üssü de kapanıyordu.

Bu sebeple, Sovyetler 1972 sonbaharından itibaren tekrar Mısır'a yanaştılar ve yeni bir anlaşma yapıldı.. Bu anlaşmaya göre, Sovyetler Mısır'ın istediği silahları verecekti, lakin Mısır'ın askeri harekâtının amacı da, Süveyş Kanalının sağ kıyısının ele geçirilmesinden öteye geçmeyecekti.

Bundan sonraki aylar, Mısır, Suriye ve şimdi bu ikisi ile tekrar barışmış olan Ürdün arasında yoğun temaslar ve savaşın planlaması için müzakerelerle geçti. Savaşın sadece Sina ve Suriye (yani Golan) cephesinde yapılması kararlaştırıldı. Yahudilerin en kutsal günü olan Yom Kippur'un tatil olduğu 6 Ekim 1973 günü Mısır ve Suriye kuvvetleri aniden İsrail'e karşı saldırıya geçtiler. Saldırı planları o kadar gizli tutulmuş ve saldırılar o kadar ani olmuştur ki, ne Amerika ve ne İsrail bu saldırıları ne önceden haber alabilmiş ve ne de tahmin edebilmişlerdi. Sürpriz bu sefer Araplardan gelmekteydi.

Fazla uzatmayalım, isteyen bu savaşın nasıl olduğunu, nasıl geliştiğini araştırırsa birçok bilgi sahibi olacaktır. Ancak kısaca şunu söyleyeyim. Mısır bu savaşta çok başarılı oldu. Süveyş kanalının her iki tarafını ele geçirdi. İlerlemeye başladı. İsrail yeniliyordu.

İsrail karşı atağa geçti, Suriye’yi ezdi.  İsrail, kendi topraklarını kurtarmıştı.

Bunun üzerine İsrail, Suriye cephesinden aldığı bir kısım kuvvetlerini Sina cephesine sevk etti. İsrail Mısır ordularını durdurdu ve bir ani saldırı ile bir kısım İsrail Kuvvetleri Mısırın Afrika’daki topraklarına geçti. Kahire’ye doğru ilerlemeye başladır. Ancak bu kuvvetler Mısır tarafından çembere alınmak üzere idi.

Kİ BİRDEN BİRE SAVAŞ DURDU.

SAVAŞ SONA ERDİ. ANLAŞMA YAPILDI.

O GÜN BUGÜNDÜR, ARAP ÜLKELERİ İSRAİLİN KARŞISINDA SUSTA DURMAKTADIRLAR.

ACABA NE OLMUŞTU? NE OLMUŞTUR DA ARAP ÜLKELERİ SES ÇIKARAMIYORLAR?

 Bu savaşın perde arkasına gelelim.

İSRAİLİN ATOM BOMBASI KULLANMA TEHDİDİ:

Buradaki yazacaklarımızı bir takım iddialardır.

1973 savaşında dünya nükleer bir felaketin eşiğine gelebilirdi. Sovyetler Birliği'nin nükleer başlıklı Scud füzesi birimleri konuşlandırdığı iddia edilirken, Moşe Dayan'ın nükleer savaş başlığı taşıyabilen en az bir balistik füze hazırlanması emri verdiği söylenir.

 Pulitzer ödüllü yazar Seymour Hersh, The Samson Option: Israel's Nuclear Arsenal and American Foreign Policy [“Samson Seçeneği: İsrail'in Nükleer Cephaneliği ve Amerikan Dış Politikası”] başlıklı kitabında, İsrail'in Başkan Richard Nixon yönetimine gönderdiği ve havadan silah transferi talep ettiği mektuba, sahaya nükleer silahlar konuşlandırma tehdidinin eşlik ettiğini yazmıştır. İsrail siyasetini içeriden bilen Arnan Azarhayu'nun anıları, savaş esnasında yapılan kabine toplantılarında nükleer silahlara başvurma konusunun görüşüldüğünü anlatır. Sovyetler Birliği'nin çatışmaya Arap müttefiklerinin yanında müdahale edebileceği korkusuyla ABD'nin Stratejik Hava Komutanlığı, Kıtasal Hava Savunma Komutanlığı, Avrupa Komutanlığı ve Altıncı Filo'yu DEFCON 3 alarmıyla harekete geçirdiği bilinmektedir.

DEMEK Kİ İSRAİLİN NÜKLEER KULÜBE GİRMİŞ OLMASI, ETRAFINDAKİ BÜTÜN ÜLKELERİ TEHDİT ETMEYE YETMİŞ VE BİR DAHA HİÇ BİR ÜLKE İSRAİLE KARŞI ÇIKAMAMIŞTIR.

İSRAİLİN NÜKLEER TEHDİTLERİ VE DİĞER ÜLKELERE MANİ OLMASI:

İsrail, nükleer güce sahip olduktan sonra, Irak-İran harbi esnasında Saddam Hüseyin’in nükleer tesislerini bombalayarak yok etmiştir. Yine son zamanlarda İran’ın nükleer silah elde etme çabalarına da bombalama tehditleri ile mani olmaya çalışmaktadır.

Atom bombası hakkında bir takım bilgiler verelim.
 

Atom Bombası Nedir?

Atom bombası, atom çekirdekçiklerinin kontrolsüz bir biçimde tepkimeye sokulması ile açığa çıkan tahrip gücü çok yüksek bir enerji patlamasıdır. Çekirdek tepkimesi zincirleme ve çok hızlı gerçekleştiğinden ortaya devasa bir enerji açığa çıkar ve bu da patlama ile beraberinde şok dalgası yaratır.

Atom Bombası Nasıl Yapılır?

Füzyon tipi çekirdek tepkimesine dayalı atom bombalarında yüksek zenginlikte (saflıkta) Uranyum (235U) veya Plütonyum (239Pu) kullanılır. Günümüzde üretilen bombalar daha çok plütonyum içeriklidir. Bu yüksek zenginlikte malzeme, zenginleştirme tesislerinden ya da nükleer reaktörlerden elde edilmektedir.

Zincirleme çekirdek tepkimesinin gerçekleşmesi için, ortamın kritik adı verilen seviyede ya da üstünde olması gerekmektedir. Bunun için de belli miktardaki kütlenin belli bir hacimde olması gereklidir. Bu gereken en az kütleye kritik kütle, hacime de kritik hacim denir. Atom bombalarına kritik kütle sağlanacak miktarda malzeme konur fakat bu malzeme öyle bir dağınık yerleştirilir ki, kritik hacim şartı sağlanamaz ve bu sayede bomba beklerken ya da taşınırken tamamen güvenli bir şekilde durur. Atom bombasında patlamanın gerçekleşmesi için nükleer malzeme dışında iki ayrı önemli bölüm daha vardır. Bunlardan biri tetiklemeyi yapacak olan fünye diyebileceğimiz parçadır. Genelde dinamit kullanılır. Bombanın patlaması için bu az miktardaki dinamit ilk olarak patlar ve patlamanın etkisi ile dağınık nükleer malzeme bir araya gelerek kritik hacme ulaşır. İkincisi ise nötron kaynağıdır. Artık kritik kütlede ve hacimde olan malzemede zincirleme çekirdek tepkimesini bu nötron kaynağından çıkan nötronlar başlatır ve bundan sonrası kontrolsüz bir biçimde devam eder ve patlama gerçekleşir.

Atom Bombasının Etkisi, Zararları

Diğer yandan bombanın patladığı yerdeki hava ısınır; büyük bir hızla genişleyerek bir boşluk meydana getirir. Bu boşluğu doldurmak için hücum eden soğuk hava, şiddetli bir kasırgaya yol açar. Böylece atom bombası, iki yönden yakıcı, yıkıcı bir kuvvetle binaları devirir, canlıları öldürür.

Nükleer bombalar bir atomu (özellikle kararsız izotopları) bir arada tutan, kuvvetli ve zayıf, bağların parçalanması veya birleştirilmesini içerir. Temel olarak bir atomum nükleer enerjisi iki türlü açığa çıkarılır:

Nükleer Füzyon: Bir nötron yardımıyla bir atomun çekirdeğini daha küçük iki atoma (izotopa) parçalayabiliriz. Parçalanan atomlar genellikle Uranyum ve Plütonyumun izotoplarıdır.

Nükleer Füzyon: İki küçük atom, genellikle hidrojen ve hidrojenin izotopları (Döteryum ve Trityum) bir araya getirilerek daha büyük bir atom ve/veya izotoplarını oluşturmak (Helyum ve izotopları) suretiyle enerji açığa çıkarılır. Güneş bu şekilde enerji üretmektedir.

Her iki durumda da çok büyük miktarda ısı enerjisi ve radyasyon salınır.


Bir atom bombası yapmak için,

* Bir parçalanabilir (Uranyum veya Plütonyum) veya birleştirilebilir (Hidrojen ve izotopları) nükleer yakıta,

* Ateşleyici bir cihaz veya düzeneğe ihtiyaç vardır.

* Yakıtın tamamının birleşmesi veya parçalanmasına olanak sağlayan bir metoda (aksi takdirde nükleer patlama gerçekleşmez)


Atom bombası yapabilmek için Uranyumun yıllarca süren çalışmalar ile zenginleştirilmesi gerekmektedir.

Diğer yandan, nükleer silahlara sahip ülkeler de diğerlerinin hele hele Müslüman ülkelerin nükleeer silaha sahip olmasını önlemek için elinden gelen engellemeyi yapmaktadırlar.


Pakistan Aç Kaldı Bombayı Yaptı

Pakistan’ın nükleer bomba sahibi olması tam bir efsanedir.

Pakistan’ın nükleer gücünün hikâyesi, Hindistan’ın 1974"te Poharan şehrinde ilk nükleer denemesini yapması üzerine başlar. Bu durum karşısında Pakistan kendi güvenliğini ciddi bir tehdit içerisinde hisseder. Ezeli rakip Hindistan 3 kez savaştığı komşusu Pakistan’a karşı güç dengesini lehine çevirmiştir.

 Pakistan’ın buna seyirci kalma şansı yoktur. Düşman kardeş Hindistan’ın nükleer güce sahip olması üzerine kollar sıvanır. Pakistan’ın artık yeni bir ülküsü vardır: "Nükleer güce sahip ilk İslam ülkesi olmak." Ne yapılıp edilecek nükleer bir güç haline gelinecektir.1972 yılında Pakistan Devlet Başkanı Zülfikar Ali Butto ile dönemin Hindistan Başbakanı İndira Gandi arasında Simla Konferansı düzenlenmiş, iki ülke karşılıklı saldırmazlık antlaşması imzalamıştı.

Fakat Hindistan kısa bir süre sonra ilk nükleer denemesini gerçekleştirince Pakistan için ikinci bir seçenek kalmadı. Zülfikar Ali Butto, Pakistan’ın kararlılığını vurgulayan tarihi cümlesini söyledi. "Kuru ot yiyeceğiz,

aç kalacağız ama nükleer bomba yapacağız." Multan’ da yapılan bir toplantının ardından uzun soluklu nükleer koşunun ilk adımı atılır.

Pakistan ilk olarak 1976"da nükleer araştırma laboratuvarlarını kurdu. Hummalı bir çalışma başlamıştı. 6 yıllık süre içerisinde uranyum geliştirme tekniği elde edildi. Nükleer güce giden tüm engeller birer birer aşıldı. İşler çok gizli yürütülüyordu. Çalışmalar esnasında gereken ve Pakistan Ordusu’na verilmeyen birçok malzeme özel şirketler aracılığıyla getirtilecektir. Devlet, halk, asker, özel teşebbüs nükleer güce giden yolda el eledir. Çekilen onca zahmet sonucu, Pakistan dünyanın 7"nci nükleer gücü olmayı başarır. İradenin önünde hiçbir engelin duramayacağını kanıtlar.


Üç günde biz de yaparız
Hindistan’ın 10 Mayıs 1998"de gerçekleştirdiği 3 nükleer denemenin ardından Pakistan tarihi bir dönemece geldi. Bu denemelere karşı dönemin Başbakanı Navaz Şerif, iddialı konuştu: "Üç günde biz de yaparız." Pakistan kamuoyu ayaktaydı. Herkes tek bir şey dile getiriyordu: "Nükleer denemeyi ya şimdi yapacağız ya da hiç bir zaman." Deneme yapması halinde Amerika’nın uygulayacağı ambargo hatırlatılınca dönemin Dışişleri Bakanı Gohar Eyüp Han şunları söyledi: "Biz kendimize yeteriz. Yasaklar ve ambargolar bizi etkilemeyecektir. Hindistan’a cevap vereceğiz." Son noktayı ise Başbakan Şerif koydu: "Pakistan milleti çorba içmeye mahkûm olsa da nükleer denemeleri yapacağız."

Navaz Şerif bu sözlerinin ardından görkemli Başbakanlık Sarayı’nı "Milletim gibi ben de fedakârlık yapmak zorundayım" diyerek boşalttı ve daha sade bir yere geçti. Başbakan Navaz Şerif, Genelkurmay Başkanı Cihangir Karamat ve nükleer programın ardındaki beyin olan ünlü fizikçi Abdülkadir Han kararı birlikte verdiler. Tüm dünyanın baskılarına rağmen denemeler yapılacaktı. Denemenin yapılacağı günün gecesi, Amerika Birleşik Devletleri Başbakanı Bill Clinton bir kez daha telefona uzandı ve Navaz Şerif’i aradı: "Bombayı patlatma." Clinton kim bilir bu sözleri kaçıncı kez tekrarlıyordu fakat Pakistan dediğini yapmakta kararlıydı ve yaptı. 28 Mayıs 1998"de Balucistan eyaletinde art arda 5 nükleer deneme gerçekleştirdi. Denemeler başarılı olmuştu. Halk sokaklara döküldü, sevinç gösterileri düzenlendi. İnsanlar sokaklarda birbirine tatlı ikram ediyordu. Pakistan tarihinin belki de en coşkulu günü yaşanıyordu.

Televizyon ve radyolardan gün boyu marşlar yayınlandı.
 

"İslâm bombası!"

Pakistan’ın bu başarısı İslam ülkelerinde sevinçle karşılandı. Fakat dünyanın baskısı gecikmedi. Pakistan’a ambargo konulması gündeme geldi. İsrail, İngiltere, Amerika, Japonya, Rusya ve birçok ülke Pakistan’a baskı yapmaya başladı. Yahudi lobisi harekete geçti. Pakistan, İsrail’i kesinlikle tanımıyor ve İsrail’le en küçük diyaloğu bile kabullenmiyordu. İsrail, Pakistan’ın nükleer gücünü en az Hindistan kadar kendi varlığına yönelmiş bir tehdit olarak algılıyor, Pakistan’ın Arap ülkelerine nükleer teknoloji transfer etmesinden korkuyordu. Pakistan pasaportlarında yazılan bir cümle İsrail “in kaygılarının kaynağı için bir ipucu veriyordu: "Pakistan İslam Cumhuriyeti Pasaportu, İsrail hariç tüm ülkelerde geçerlidir."

Dünya basını Pakistan’ın nükleer bombalarına "İslam bombası" ismini takmakta gecikmedi. İsrail “in bombaları Yahudi bombası, Amerika’nın bombaları Hıristiyan bombası, Hindistan’ınkiler Hindu bombası olarak algılanmıyordu ama Pakistan’ın bombası İslam bombasıydı.

Pakistan bu baskılara aldırış etmedi. Geri adım atması beklenirken Pakistan’ın kararlı cevabı dünya kamuoyunun beklediğinin aksine gerçekleşti. Pakistan 48 saat içerisinde 2 nükleer deneme daha yaptı. Dönemin Cumhurbaşkanı Refik Tarar olağanüstü durum ilan etti. Bankalar kapandı, döviz alışverişi yasaklandı.
İngiltere ve Avustralya, Pakistan’dan büyükelçilerini çeken ilk ülkeler oldu. Bunu diğerleri takip etti.


Ankara"dan gelen telefon

Ankara’dan Süleyman Demirel telefonla Pakistan’ı gereken şekilde destekleyeceğini bildirdi.

Çin de Pakistan’ın yanında yer almıştır.

Türkiye tarafından belirtilen destek verildi ve Pakistan Türk santrifüjlerinin de yardımı ile Uranyumu birkaç ay içinde atom bombası yapacak kadar zenginleştirdi.

Bu gelişmelerin yanı sıra dünyanın uyguladığı yoğun ambargo Pakistan’ı iyice bunalttı. Ekonomik kriz hat safhaya ulaştı. Tüm zorluklara rağmen Pakistan nükleer güç olma kararından geri adım atmadı ve Pakistan, Hindistan’ın ardından dünyanın 7"nci nükleer gücü oldu. ABD, Rusya, Fransa gibi imtiyazlı nükleer kulübün üyesi değildi, ancak Hindistan, İsrail gibi uluslararası hukukun kapsama alanı dışında Pakistan da bir nükleer güçtü.


Pakistan’ın nükleer beyni

Pakistan “da her şey değişebiliyor ama nükleer kararlılık hem askeri hem de sivil yönetimler döneminde asla zaafa uğramıyor. Bu istikrarın sembol ismi ise nükleer projesinin arkasındaki beyin olan ünlü fizikçi Abdülkadir Han. Pakistan’ın nükleer gücünün arkasındaki isim Abdulkadir Han. Ünlü fizikçi Abdülkadir Han için Pakistan’ın Einstein’ı da deniliyor. Türk asıllı olduğu iddia edilmektedir.
Abdülkadir Han Hollanda’da çalışmıştır. Pakistan’a gelir fakat eli boş değildir. Hollanda “da çalıştığı nükleer projelerin birer fotokopisini de yanında kaçırmayı başarır. Hollandalılar hakkında tutuklama kararı çıkarırlar. Ama işe yaramaz.

Pakistan “da kendisine tam yetki verilir. Ne isterse yapılacak, kendisine asla karışılmayacaktır. Butto ondan tek bir şey ister: "Bize nükleer bomba yap." Ünlü fizikçi tüm Pakistan genelinde bir tarama yapar. İşine yarayacak tüm beyinleri toplar ve bir takım kurar. Hollanda’dan getirdiği kopyaları hafızasındaki bilgilerle tamamlar ve uzun bir takım çalışması sonucu misyonu başarır.

Pakistan “da nükleer ve füze teknolojisi üzerine çalışan ekip devlet başkanları gibi sıkı bir koruma altında. Mossad ve CIA’nin Pakistan’ın nükleer planlarını çalmak için defalarca girişimde bulunduğu haberi sık sık medyada yer alıyor. Bu tür operasyon için, nükleer silahların El Kaide’nin eline geçmesinin önlenmesi gibi cazip gerekçeler üretiliyor. Nükleer programda çalışan, isminin açıklanmasını istemeyen bir bilim adamı şunları söylüyor: "İnanın Pakistan’ın nükleer gücü tahminlerin çok ötesinde. Biz buna mecburduk ve en iyisini yaptık." Bilim adamı "Pakistan bize inandı, bu fakir millet bize her imkânı sundu ve biz de karşılığını verdik" diyor.

Bir üst düzey komutanın şu sözleri ise oldukça çarpıcı: "Günümüzde dünyada söz sahibi olmak istiyorsanız, nükleer güce sahip olmak zorundasınız. Tam bağımsızlığın yolu artık nükleer güce sahip olmaktan geçiyor. Biz nükleer gücü saldırı için değil, güç dengesini sağlayabilmek için elde ettik. Hindistan ise nükleer gücünü komşularını sindirebilmek için kullanıyor."

Bugün Pakistan in 50 den fazla nükleer bombası ve bunları atabilecek balistik füzeleri bulunmaktadır.
İran da Pakistan’ın tecrübelerinden yararlanmaktadır. Saddam bir şekilde nükleer bomba sahibi olamamış ve öldürülmüştür. Libya bir takım çalışmalar yapmış ve Libya lideri Kaddafi feci şekilde öldürülmüştür. Her iki ülke de parçalanmıştır.


TÜRKİYENİN ATOM BOMBASI VAR MI?

İnternetteki bir forumda aşağıdaki ibareler yer almaktadır.

Neresi soru işareti! Tacik’i var. Pakistan'ın bombasını kim üretti? Tabi ki Türkiye!
Türkiye Nükleer silah geliştirmeme antlaşmayı imzaladığı için bombayı gizli olarak imal etti! Yâni herkes, bomba Pakistan’ın zan ediyor! Yoksa Türkiye’yi kimse saymayacak, ama artık Dünya’da bizden korkmayan yok.

TSK ne işler çeviriyor, kimse bilmez. Ama zamanı gelince vurduğu gibi yok eder

Türkiye-Pakistan işbirliği 1964'te başladı. Türkiye, kurtuluş savaşından sonra, Amerika tarafından kullanılmak istendi. Ama yüce ATATÜRK ve mirasçıları (TSK) bu durumu devamlı Türkiye lehine çevirmeyi becerdiler.

Kuzey Irak harekâtından sonra dünya bir az anladı, Türkiye bu kadar mükemmel nokta nokta vuruş yapabiliyorsa, en üst düzey teknolojiye sahiptir demek düşündü.

Türkiye’nin Pakistan ile ortak ürettiği 9 adet atom bombasından bir zamanlar bahsedilmişti.

Fakat nükleer santral olmadan nasıl üretildiğine anlam veremedim

Rusya dağıldığında Rusya’dan kaçak olarak ülkemize sokulan malzemeler yakalandı ama benim bahsettiğim 9 atom bombasının yapıldığı mevzu çok daha önceleri konu
Bildiğim kadarıyla atom bombası yapmak pek o kadar zor ve pahalı iş değil ama onları imha etmek yapımından daha zor ve masraflı diye biliyorum.


Flaş iddia: Türkiye atom bombası yaptı

Alman Die Welt gazetesi Türkiye'nin atom bombası yaptığını iddia etti 2014

Alman gazete Die Welt, Türkiye'nin atom bombası için çalışmalar yaptığına dair bir haber yayınladı.

Türkiye'nin atom bombası yapabilmesi için gerekli teknik bilginin Pakistan'dan gelmiş olabileceğinin ileri sürüldüğü makale, 1982-1988 yılları arasında Federal Savunma Bakanlığı'nın Planlama Bölümü'nde çalışan Hans Rühle imzası taşıyor.

BND, TÜRKİYE'Yİ SADECE PKK İÇİN DİNLEMEDİ

Haberde, Alman Haber Alma Teşkilatı'nın (BND) Türkiye'yi sadece PKK, Irak ve Suriye'deki gelişmeler için değil; Türkiye'nin nükleer silah sahibi olma kararlılığı için de dinlendiği işaret edildi.

"ERDOĞAN NÜKLEER SİLAH KONUSUNDA KARARLI"

Ayrıca Erdoğan'ın da nükleer silah konusunda çeşitli işaretler verdiğinin altı çizildi. Öte yandan Erdoğan'ın Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile ilişkilendirilmesi dikkat çekti.

"MERKEL MÜDAHALE ETSİN"

Hans Rühle, haberin son kısmında yaptığı değerlendirmede ise Merkel'i işaret ederek "Almanya'nın bu durumu dikkate alması ve tepki vermesi gerekir" ifadesi yer aldı.
Bu görselle verilen haberde, "Türkler, 1987 yılından 2002 yılına kadar Pakistanlı Abdul Kadir Han'ın Libya, İran ve Kuzey Kore'ye binlerce santrifüjün götürülmesi için yürüttüğü çalışmalarında yer almıştı. Pakistan'daki tesislerdeki tüm elektronik parçalar Türkiye'den getirilmişti. Han elindeki tüm kaçak santrifüjleri Türkiye'de saklamak istemişti. Dönemin Pakistan Başbakanı Navaz Şerif Türkiye'ye 1988 yılında nükleer çalışmalar konusunda ortaklık teklif etmişti" görüşleri yer aldı.


"İRAN'IN STRATEJİSİNİ UYGULUYOR"
Rühle yazısında Türkiye'nin nükleer silah üzerinde çalıştığının şimdiye kadar haber konusu olmadığını belirtirken, "İran'ın atom programı ve Kuzey Kore'nin nükleer silahlarla yaptığı provokasyonlar haberlere konu oluyor. Ancak Türkiye'nin atom silahı üzerinde yaptığı gizli çalışmalar basında hiç yer almadı. Oysa Batılı ülkelerin istihbarat teşkilatları bu konuda hemfikirler" görüşüne yer verdi. Makalede, Türkiye'nin kendisine model olarak İran'ı aldığı belirtilirken, "Tahran sivil atom programı adı altında nükleer silah sahibi olmayı hedefliyor. Türkiye de İran'ın stratejisini uyguluyor. Türkiye nükleer programı uygularken resmi gerekçe olarak; milli ekonomi büyüyor ve bunun için de daha fazla enerjiye ihtiyacımız var diyor" ifadesi kullanılıyor. Yazıda, Türkiye'nin nükleer santral için Rusya'nın yanı sıra Japon ve Fransa ile yapılan nükleer santral anlaşmaları hatırlatılıyor.

"TÜRKİYE YANAŞMIYOR"
Die Welt'te yer alan yazıda, Türkiye'nin adı geçen ülkelerle yaptığı anlaşmalarda gerekli uranyum miktarının temini ve atık maddelerin geri alımı konusunda kendisini sınırlamaktan kaçındığına işaret edildi. Türkiye'nin yapılan anlaşmalarda bu iki konuyu gündeme getirmediği iddia edilen yazıda, bu durum şu sözlerle yorumlandı: "Türk yönetimi nükleer programın bu bölümünü elinde tutmak istiyor. Nükleer silah geliştirmek isteyen ülkeler için bu durum çok önemli."

"TÜRKİYE'NİN ANLAŞMADAKİ BOŞLUKLARI"
Haberde, nükleer atıklardan kurtulma tüm dünyada büyük sorun olarak görülürken, Türkiye'nin yakıt çubuklarını elinde tutmak istediğine değiniliyor. Rühle bu durumu da yazısında "Türkiye Plütonyum bombası üretmek istiyor" şeklinde yorumluyor. Rühle yazısında, Türkiye'nin yaptığı anlaşmalardaki boşluklarla ilgili Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın yaptığı "Biz nükleeri tanımak istiyoruz" açıklamasını ise olayı geçiştirmek amacıyla yapılan bir açıklama olarak yorumladı.


"BND BİLGİ VERDİ"
Haberde, BND' nin elindeki bilgiye göre, Erdoğan'ın emriyle 2010 yılında uranyum zenginleştirme tesisi kurduğu öne sürüldü. BND' nin elinde ayrıca, Türkiye'nin çok miktarda santrifüj bulundurduğuna dair bilginin olduğu da belirtildi. Haberde, Türkiye'nin santrifüjleri Pakistan'dan temin ettiğinin tahmin edildiği yazıldı.
Haberde ayrıca Türkiye'nin nükleer silah üretmek istediğine dair bir diğer gerekçe de Türkiye'nin füze programındaki gelişmeler olarak gösteriliyor. Türkiye'nin daha önce kısa menzilli füzeler denerken, ardından orta menzilli füze denediğini ve 2015 yılında da 2 bin 500 kilometre menzilli bir füzeyi kullanıma sunmaya hazırlandığına değinildi.

MERKEL'E MÜDAHALE ET GÖNDERMESİ
Rühle yazısında Alman politikacılarına seslenerek, "Almanya'nın ortağı bir ülke çok açık biçimde bölgesinde nükleer silahlı bir güç olmak istiyorsa Almanya'nın bu durumu dikkate alması ve tepki vermesi gerekir. İsrail'in nükleer güce sahip olduğu biliniyor. İran'da da nükleer güç gelişiyor. Bu durum ülkesinin süper güç olmasını isteyen Türkiye Cumhurbaşkanı'na nükleer silahlanmaktan başka bir seçenek bırakmıyor. Aksi takdirde, Türkiye bölgede ikinci güç olarak kalır ki bu durum Erdoğan'ı hiç de memnun etmez" denildi.
Kaynak: Ensonhaber

 

TÜRKİYENİN ATOM BOMBASI SAHİBİ OLMASI İLE İLGİLİ BİR BAŞKA İDDİA:

Atom santralinde radyasyon sızıntısı

Bulgaristan'ın Tuna kıyısında bulunan Kozluduy atom elektrik santralının, planlı onarım için geçici olarak kapatılan bin megavatlık 5. reaktöründe radyasyon sızıntısı meydana geldiği bildirildi.

Atom santralinde radyasyon sızıntısı

28 Nisan 2011 Perşembe

Kozluduy basın merkezinden yapılan açıklamada, 26 Nisan'da meydana gelen olayda, reaktörün su ve hava geçirmeyen bölümünde radyasyonlu ksenon (Xe-133) gaz sızıntısının tespit edildiği ifade edildi.

Bölgede çalışan tüm görevlilerin derhal tahliye edildiği ve sızıntının "tehlikeli düzeyin çok altında" olduğu belirtilen açıklamada, durumun kontrol altında tutulduğu kaydedildi.

Kozluduy yetkilileri, 5. reaktörün bakım çalışmalarının sorunsuz olarak devam ettiğini bildirdi.

Kozludoy Atom Santrali’ne bir reaktör daha kuruluyor

Bulgaristan Enerji Bakanlığı’nın, dünyanın en riskli atom santralları arasında gösterilen ve en eski 4 reaktörü Avrupa Birliği’nin baskısı sonucu kapatılan Kozluduy Atom Santrali’ne yeni bir reaktör daha kurmayı planladığı bildirildi.

Ekonomi ve Enerji Bakanı Trayço Traykov, sadece iki reaktörle çalışan Kozluduy Atom Santrali’nde (AEZ) iki yıla kadar yeni bir reaktörün inşaatına başlanabileceğini açıkladı. Traykov, Bulgaristan Devlet Televizyonu’na (BNT) yaptığı açıklamada, Belene’de yeni bir Atom Santralı yapılması projesinden vazgeçildiğini hatırlatarak, “Bizim için mantıklı, hesaplı ve akılcı olan Kozluduy’un hazır altyapısını kullanarak yeni reaktörlerle üretim kapasitesini yükseltmektir. Ayrı bir santral kurmaya gerek yok ” dedi. Bu arada Nükleer Düzenleme Ajansı (AYR), geçen yılın sonunda Kozluduy sahasında gerçekleştirilen stres testlerinin sonuçlarının olumlu olduğunu açıkladı.
AYR Başkanı Sergey Tzoçev, Kozludoy Atom Santrali’nde deprem ve başka faktörlere yönelik “stres testi ” olarak adlandırılan dayanıklılık testlerinin yapıldığını, santralın en üst düzeyde güvenilir durumda olduğunun tespit edildiğini bildirdi. Test sonuçlarıyla ilgili hazırlanan 168 sayfalık raporun Avrupa Komisyonu’na (AK) yollandığını kaydeden Tzaçev, santralin faaliyette olan 1000’er megavat kapasiteli 2 reaktörünün güvelik açısından hiç bir risk taşımadığını ileri sürdü.

Sınırımızdaki Çernobil: Metsamor Nükleer Santrali

2007 TARİHLİ BİR HABERE GÖRE  

Çernobil Nükleer santrali ile aynı teknolojiye sahip olan ve sınırımızın hemen yanı başında faaliyet gösteren Metsamor Nükleer Santrali içinde bugün aynı tartışmalar yaşanmaktadır. Başta Avrupa Birliği olmak üzere bütün dünyanın tehlikeli saydığı ve bir an önce kapatılmasına çalıştığı Metsamor santrali Ermenistan tarfından halen inatla kullanılmaya devam edilmektedir. Hem de tüm bölge için tehlike arzeden bu santral Türkiye’den Çernobil gibi yüzlerce km uzaklıkta değil, hemen sınırımızın yanıbaşında Iğdır’dan sadece 16 km uzaklıkta bulunmaktadır.

Türkiye’den yüzlerce ve hatta binlerce km uzaklıkta yer alan depremden Türkiye önemli ölçüde etkilenmiştir. Şimdi söz konusu olan nükleer santral sınırımızın hemen yanı başındadır ve herhangi bir kaza veya sızıntı olması durumunda başta Iğdır olmak üzere Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgesi nükleer bulutların etkisi altında kalacaktır. Hele özellikle santralin hemen yanı başında olan Iğdır şehri tamamıyla yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır
 

En Eski Teknoloji

Ermenice orijinal ismi Oktembryan olan ve bulunduğu ilçenin adıyla anılan Metsamor Nükleer Santrali, bugün dünyada bilinen en eski nükleer santral teknolojisiyle inşaa edilmiştir. Bu santral Türkiye ve dünya basınında son dönemlerde oldukça sıkça ve/fakat çok değişik isimlerle anılmaktadır. Doğru kullanışı “Metsamor” olan santral için basında “Metzamor”, “Medzamor” ve “Medsamor” gibi isimlerle de kullanılmaktadır.

İlk nesil (first-generation) Rus teknolojisiyle inşa edilen Metsamor Nükleer Santrali iki ayrı blok olarak inşa edilen Metsamor-1 ve Metsamor-2 ünitelerinden oluşmaktadır. Bugün Metsamor Nükleer Santrali Ermenistan’ın elektrik enerjisi ihtiyacının yüzde 40’ını sağlamakla kalmamakta ve hem de Ermenistan’ın İran ve Gürcistan’a elektrik enerjisi ihracına da kaynak teşkil etmektedir.

Metsamor 1 ve Metsamor 2 isimli iki reaktörden oluşan santral sırasıyla 1976 ve 1979 yılları içerisinde işletime verilmiştir. VVER 440/V270 tipli bu santraller Bulgaristan’daki Kozlodu Nükleer Santrali tipinde inşa edilmiştir. Rihter ölçeğine göre en fazla 8 şiddetindeki depremlere göre inşa edilen santralin bulunduğu bölge 9 şiddetinde depremlere açık bir bölge durumundadır.

Avrupa Birliği’nin Metsamor’un Kapatılmasına istemektedir.
 

KOZLUDUY VE METZAMOR SANTRALLERİ VE NÜKLEER GÜÇ:

1991 Yılında Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra eski Sovyetler Birliği ülkelerinden nükleer malzeme kaçakçılığından bahsedilir olmuştur. Hatta bu konuda filmler dahi çevrilmiştir.
Bu tarihlerdeki duruma baktığımızda Saddamın Irakı bir yandan İranla savaşmış, diğer yandan da nükleer silah elde etme çalışmaları yapmaya devam etmiştir.

Yukarıda belirttiğimiz gerek Kozluduy ve gerekse Metzamor santrallerinden Türkeye getirilen veya Saddama satılmaya çalışılan nükleer malzemelerden, ağır sular, ağır hidrojenler veya kırmızı cıvalardan uzun müddet bahsedilmiştir.

İşte Türkiye’den bazı gazete başlıkları:

LALELİDE 7 ŞİŞE AĞIR SU YAKALANDI

BUNUN SAHTE OLDUĞU SÖYLENDİ. 1990 LI YILLAR

Ağır su nedir, Ağır su ne demek

Ağır su; bir kimya terimidir.

  • Bazı nükleer reaktör tiplerinde nötron yavaşlatıcısı olarak kullanılan, içinde hidrojen atomları yerine döteryum izotopları bulunması sonucu oluşan suhttps://nedir.ileilgili.org/nokta.png https://nedir.ileilgili.org/nokta.png

Biyoloji’ deki anlamı:

D2O, Döteryum oksit.

Fiziksel Kimya alanındaki anlamı:

Hidrojen yerine döteryumdan yapılmış olan su.

Nükleer Enerji alanındaki anlamı:

İçinde hidrojen atomları yerine döteryum izotopları bulunması sonucu oluşan su (D2O). Ağır su, bazı nükleer reaktör tiplerinde nötron yavaşlatıcısı olarak kullanılır.

Ağır su hakkında bilgiler

Ağır su (D2O) , nükleer reaktörlerde kullanılan hidrojen yerine ağır hidrojen (döteryum) izotopuna sahip yoğunluğu yüksek sudur.  Organizmalar için zehirlidir.

Ağır suyun nötron yavaşlatma gücünün normal sudan daha yüksek olması ve soğurma özelliğinin daha az olması ile reaktörlerde yakıt olarak doğal uranyumun kullanılmasına olanak verir. Ağır su, II. Dünya Savaşı'nda Almanlar tarafından, atom bombasını geliştirmek amacıyla da kullanılmıştır.

ERMENİSTANIN METZAMOR SANTRALINDEN ELDE EDİLEN KIRMIZI CİVANIN BURSADA SATIŞI YAPILMAYA ÇALIŞILIYORDU.

BU MADDEYİ GETİREN KİŞİLER AYAKLARINDAN VURULARAK YAKALANDI.

YAKALANAN MALZEMENİN KIRMIZI CİVA OLMADIĞI,  TOZ OLDUĞU VE SATICILARIN SAHTEKÂR OLDUĞU ANLAŞILDI.

1990 LI YILLAR GAZETELERİNDEN.

Kırmızı cıva nedir? Kırmızı cıva ne işe yarar? Kırmızı cıva bugünlerde pek merak edilen konulardan biri. Kırmızı cıva nedir ve Kırmızı cıva ne işe yarar?https://www.bilimcini.com/wp-content/uploads/2018/03/kırmızı.jpg
Kırmızı cıva cıvanın nadir bulunan bir türüdür ve çok pahalıdır. Bazı bilimsel söylemlere göre ise kırmızı cıva diye bir element yoktur. Kırmızı cıva diye bildiğimiz şey, aslında ısınmış cıvaya verilen isimdir.
Son 40 yıldır kırmızı cıva herhangi bir ülke tarafından raporlarla kanıtlanmamıştır. Dolayısıyla bir efsaneden ibaret de olabilir. Kırmızı cıvanın tıp açısından çok faydalı olduğu ama askeri açıdan da tehlikeli olduğu vurgulanmaktadır. Efsaneye göre kırmızı cıva Ural Dağları’nda bulunuyor ve Rusya dışına çıkarılarak satılıyor. İddialara göre kırmızı cıva fiyatı 1 litresi 1 milyon dolar olarak şekilde satılmaktadır.

EKİM 2019

TÜRKİYE BARIŞ PINARI HAREKÂTINA BAŞLADI.
BAŞKAN ERDOĞAN TÜRKİYENİN DE NÜKLEER GÜÇ OLMASI GEREKTİĞİNİ SÖYLEDİ.
 

SONUCA GELELİM:

Türkiye’nin nükleer silah ve nükleer güç ile ilgili macerasını kendimize göre yukarıdaki yazımızda yorumladık. Şimdi Türkiye’nin nükleer bombası var mı? Ben bilemiyorum. Ama anlıyorum ki Türkiye’nin yüz yıllardır bir derin devleti vardır ve bu derin devlet gerektiğinde nükleer silahları da nükleer gücü de, uzay gücünü de planlamaktadır.
 

Cevdet AKÇAKOCA
Yeminli Mali Müşavir

Kaynak: www.bdTurkey.com
(Bu makale kaynak göstermeden yayınlanamaz. Kaynak gösterilse dahi, makale aktif link verilerek yayınlanabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayınlayanlar hakkında yasal işlem yapılacaktır.)

Güncelleme Tarihi: 14 Ekim 2019, 15:09
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

Başlıksız Belge