Diğer yandan ise bu tabloyu besleyen makro dengelerin ne kadar kırılgan olduğu her geçen gün daha net ortaya çıkıyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’nın (OECD) Mart 2026 Ara Ekonomik Görünüm Raporu da tam olarak bu çelişkiye işaret ediyor: ‘Dayanıklı ama kırılgan’ bir küresel işgücü piyasası. Bu tanım aslında önümüzdeki dönemin en kritik gerilimini özetliyor. Çünkü mesele artık sadece kaç kişinin çalıştığı değil; hangi koşullarda ne kadar sürdürülebilir ve ne kadar güvenceli çalıştığı. Bugünkü yazımda, OECD’nin yeni raporundan hareketle, küresel ve bölge işgücü piyasası ile Türkiye işgücü piyasası üzerindeki olası etkileri ele almaya çalışacağım.
İstihdam hâlâ ayakta
OECD ülkelerinde işsizlik oranlarının yüzde 5 civarında seyretmesi, ilk bakışta oldukça olumlu bir tablo sunuyor. COVID-19 salgını sonrası toparlanma süreci, genişleyici politikalar ve hizmetler sektöründeki canlanma, istihdamı güçlü tutmayı başardı. Ancak bu güçlü görünüm, aslında ‘gecikmeli etkiler’ barındırıyor. İşgücü piyasaları doğası gereği ekonomik dalgalanmalara hemen tepki vermez. Yani bugün gördüğümüz istihdam seviyesi, geçmiş büyümenin bir yansımasıdır; geleceğin değil. Asıl sınav henüz başlamadı. Küresel ekonomiyi bugün en çok zorlayan unsur, klasik ekonomik döngüler değil; jeopolitik kırılmalar. İran-ABD ve İsrail hattında tırmanan gerilim, enerji fiyatları üzerinden tüm ekonomilere yayılan bir şok yaratma potansiyeline sahip. Enerji fiyatlarındaki artış sadece enflasyonu yükseltmez. Aynı zamanda üretim maliyetlerini artırır, şirketlerin yatırım iştahını azaltır ve nihayetinde istihdam kararlarını etkiler. Bu noktada ortaya çıkan tablo oldukça kritik. Çünkü, büyüme yavaşlıyor, enflasyon yükseliyor ve reel ücretler baskı altında kalıyor. Bu üçlü, ekonomi literatüründe çok iyi bilinen bir riski yeniden gündeme getiriyor: Stagflasyon. Ve stagflasyonun en ağır sonuçları ne yazık ki her zaman işgücü piyasasında görülür.
Reel ücret erozyonu
Bugün küresel işgücü piyasasının en önemli ama en az konuşulan sorunu, işsizliğin değil, çalışan yoksulluğun artma riski. Yani, istihdam var ama alım gücü düşüyor. OECD’nin işaret ettiği en kritik meselelerden biri de bu. İşgücü piyasaları güçlü görünse bile, çalışanların refahı aynı ölçüde artmıyor. Bu durum üç önemli sonucu beraberinde getiriyor. İlk olarak, işgücü piyasasında memnuniyetsizlik artacak, ikinci olarak, kayıt dışılık ve güvencesiz çalışma yaygınlaşacak ve son olarak toplumsal eşitsizlikler derinleşecektir. Yani mesele uzun zamandır olduğu gibi sadece ‘iş bulmak’ değil, insan onuruna yakışır işlerde çalışabilmek.
OECD raporunun bir diğer önemli bulgusu ise küresel işgücü piyasasının artık homojen olmadığıdır. Dünya, giderek daha belirgin bir şekilde ayrışıyor. Bu bakımdan, raporda yer alan verilere göre Avrupa’nın düşük büyüme ve yüksek enerji maliyetleri nedeniyle istihdam yaratma kapasitesi zayıflıyor. Buna karşılık, ABD, yapay zekâ ve teknoloji yatırımları sayesinde daha dirençli bir yapı sergiliyor. Çin’de ise büyüme devam ediyor ama hız kesmiş durumda; dönüşüm sancılı ilerliyor.
Türkiye için anlamı me?
Türkiye açısından bu küresel tablo hem risk hem de fırsat barındırıyor. İlk olarak, temel riskler; enerji fiyatlarına yüksek bağımlılık, enflasyon baskısı ve reel ücret kaybı ile kadın ve genç istihdamındaki kırılganlık. Buna karşılık, üretimin Türkiye’ye kayma potansiyeli, genç nüfus avantajı, hizmetler ve dijital ekonomi büyümesi bizim için gibi fırsatlar da var. Ancak bu fırsatların gerçeğe dönüşmesi için kritik bir koşul var. O da işgücünün dönüşüme hazırlanması. Bugün politika yapıcıların karşı karşıya olduğu en temel soru şu gibi görünebilir: İşgücünü koruyalım mı, yoksa dönüştürelim mi? Oysa OECD raporunun ortaya koyduğu gerçek çok daha net. Bu bir tercih değil. Her ikisini aynı anda yapmak zorundayız.