Yaşam maliyetinin arttığı, çalışma temposunun ağırlaştığı ve barınma sorunlarının derinleştiği büyükşehirlerde çocuk sahibi olma eğilimi daha hızlı düşüyor.
Türkiye’de bu hafta açıklanan doğum istatistikleri, nüfus artış hızındaki düşüşün kalıcı hale geldiğine işaret eden önemli bir veri daha sundu. Uzun yıllardır tartışılan demografik dönüşüm artık yalnızca sosyal bir mesele değil; ekonomi politikalarının geleceğini de doğrudan etkileyen yapısal bir sorun haline gelmiş durumda.
Türkiye’de toplam doğurganlık hızı, yani 15-49 yaş arasındaki bir kadının yaşamı boyunca doğurması beklenen ortalama çocuk sayısı, 2025 yılında 1,42’ye geriledi. Özellikle 2014 yılı sonrasında satın alma gücünde yaşanan kayıplarla birlikte doğurganlık hızındaki düşüş de belirgin şekilde hızlandı. Oysa bu oran 2000’li yılların başında nüfusun kendini yenileyebilmesi için gerekli eşik kabul edilen 2,1 seviyesinde seyrediyordu.
Daha dikkat çekici olan ise geleneksel olarak doğurganlık oranlarının yüksek olduğu Güneydoğu Anadolu illerinde bile ciddi bir gerilemenin yaşanması oldu. Şanlıurfa, Şırnak, Mardin, Diyarbakır ve Siirt dışındaki 76 illimizde toplam doğurganlık hızı artık nüfus yenileme seviyesi olan 2,1’in altında bulunuyor.
Büyükşehirlerde alarm daha güçlü
Doğurganlık hızının en düşük olduğu illerin başında ise büyükşehirler geliyor. Ankara, İzmir, Eskişehir ve Zonguldak, doğurganlık hızının en düşük olduğu ilk 5 ilimiz arasında yer alıyor. Üstelik bu illerin yoğun göç almaya devam etmesine rağmen doğurganlık oranlarının düşük seyretmesi, sorunun yalnızca demografik değil aynı zamanda ekonomik ve sosyal politikalarla ilişkili olduğunu da ortaya koyuyor.
Refah kaybı çocuk sahibi olma kararını etkiliyor
Türkiye’yi uluslararası karşılaştırmalar çerçevesinde değerlendirdiğimizde de dikkat çekici bir tabloyla karşılaşıyoruz. Türkiye, 2025 yılında 1,42’lik doğurganlık oranıyla Avrupa Birliği ortalaması olan 1,34’ün sınırlı ölçüde üzerinde yer aldı.
AB’de yüksek doğurganlık oranı ise Danimarka, Belçika ve İsveç gibi sosyal devlet mekanizmalarının daha güçlü olduğu ülkelerde kendini gösteriyor. Bu tablo bize ailelerin çocuk sahibi olma kararında yalnızca kültürel dinamiklerin değil ekonomik refahın ve sosyal destek mekanizmalarının da belirleyici olduğunu açık şekilde gösteriyor.
Kent hayatı doğurganlığı baskılıyor
Yoğun kent yaşamının oluşturduğu ekonomik baskılar ve ağır çalışma koşulları da doğurganlık oranlarına net şekilde yansımış durumda. Mekânsal adres kayıt sistemi verilerine göre, 2025 yılında kırsal bölgelerde toplam doğurganlık hızı 1,75 seviyesinde gerçekleşirken bu oran orta yoğun kentlerde 1,53’e, yoğun kentlerde ise 1,33’e kadar geriledi.
Başka bir ifadeyle yaşam maliyetinin arttığı, çalışma temposunun ağırlaştığı ve barınma sorunlarının derinleştiği büyükşehirlerde çocuk sahibi olma eğilimi daha hızlı düşüyor.
Eğitim seviyesi değil, ekonomik güvence belirleyici
Bu noktada altı çizilmesi gereken önemli bir diğer veri ise kadınların eğitim düzeyi ile doğurganlık arasında kalıplaşmış yanlış algıdır. Kamuoyunda zaman zaman dile getirilen “kadınların eğitim ve çalışma hayatına katılması doğurganlığı düşürüyor” yaklaşımının aksine, son beş yılda doğurganlık oranındaki en sert düşüş, “okuma yazma bilmeyen veya bir okul bitirmemiş” kadın grubunda gerçekleşti. Bu grupta doğurganlık oranı 2020-25 döneminde 1,15 puan düştü. Yükseköğretim mezunu kadınlarda ise aynı dönemdeki düşüş 0,26 puan ile sınırlı kaldı.
Nüfus politikası ekonomi politikasından ayrı düşünülemez
Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin nüfus dinamiklerini yeniden güçlendirebilmesi için ekonomik ve sosyal politika alanlarında kapsamlı adımlar atılması gerekiyor. Ailelerin çocuklarına sağlıklı bir yaşam sunabilmeleri açısından satın alma gücü kritik önem taşıyor. Bunun yanında ebeveynlerin bakım süreçlerinde erişebileceği sosyal hizmetler, kreş imkanları ve ebeveynlik yükünün anne ile baba arasında daha dengeli paylaşılabilmesi de doğrudan etkili oluyor.
Dr. Burcu Aydın-Ekonomim