Yaklaşık 20 yıl boyunca devam eden kurumlar vergisi oranlarını düşürme yarışı büyük ölçüde durmuş olsa da ülkeler arasındaki vergi rekabeti sona ermiş değil; yalnızca biçim değiştirmiş durumda. Rekabet artık genel vergi oranlarından çok, efektif vergi yükü, AR-GE teşvikleri, patent gelirlerine sağlanan avantajlar ve vergi matrahını etkileyen diğer düzenlemeler üzerinden yürütülüyor
OECD, ülkelerin kurumlar vergisi sistemlerindeki gelişmeleri karşılaştırmalı olarak ortaya koyan Corporate Tax Statistics 2026 raporunu 21 Temmuz Salı günü öğlen saatlerinde yayımladı.
Bu yıl sekizincisi hazırlanan rapor; kurumlar vergisi gelirlerinden kanuni ve efektif vergi oranlarına, stopajlardan vergi anlaşmalarına, AR-GE teşviklerinden matrah aşındırma ve kâr aktarımıyla (BEPS) mücadele araçlarına kadar oldukça geniş bir veri seti sunuyor.
Rapor ayrıca, büyük çok uluslu şirket gruplarının ülke bazlı raporlama kapsamında bildirdiği gelir, kâr, vergi, çalışan ve maddi varlık verilerini toplulaştırılmış şekilde analiz ediyor. Böylece yalnızca ülkelerde uygulanan kurumlar vergisi oranlarını değil, bu oranların yatırımlar üzerindeki gerçek etkisini ve çok uluslu şirketlerin kârlarının hangi ülkelerde vergilendirildiğini de değerlendirme imkânı sağlıyor.
Türkiye de rapordaki karşılaştırmaların önemli bir bölümünde yer alıyor. Türkiye, standart kurumlar vergisi oranı bakımından dünya ortalamasının üzerinde yer almasına rağmen, kurumlar vergisinin milli gelir ve toplam vergi gelirleri içindeki payı aynı ölçüde yüksek görünmüyor. OECD verileri, bu sonucun yalnızca vergi oranıyla açıklanamayacağını; vergi matrahının yapısı, teşvikler ve vergi sisteminin diğer unsurlarının da belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.
Kurumlar vergisi gelirleri hâlâ yüksek ancak 2022’ye göre geriledi
OECD raporundaki kurumlar vergisi geliri verileri 2023 yılına ait. Bunun temel nedeni, ülkeler arasında karşılaştırılabilir ve kesinleşmiş gelir verilerinin belirli bir gecikmeyle elde edilebilmesi.
Rapora göre, verisi bulunan 135 ülkede kurumlar vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki ortalama payı 2022 yılında yüzde 17,8 iken 2023 yılında yüzde 17,3’e geriledi. Aynı dönemde kurumlar vergisi gelirlerinin gayrisafi yurt içi hasılaya (GSYH) oranı da yüzde 3,6’dan yüzde 3,5’e düştü.
Ancak bu sınırlı gerileme, kurumlar vergisinin kamu gelirleri içindeki önemini kaybettiği anlamına gelmiyor. OECD’ye göre kurumlar vergisi gelirleri hem pandemi öncesindeki düzeylerin hem de küresel finansal kriz öncesinde ulaşılan zirvelerin üzerinde seyretmeye devam ediyor. Raporda, 2023 yılındaki sınırlı düşüşün önemli ölçüde pandemi sonrasında olağanüstü seviyelere ulaşan şirket kârlılıklarının normalleşmesinden kaynaklandığı, dolayısıyla bunun kurumlar vergisinin kamu maliyesindeki öneminin azaldığı şeklinde yorumlanmaması gerektiği vurgulanıyor.
Kurumlar vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payı bölgelere göre önemli ölçüde değişiyor. Bu oran 2023 yılında OECD ülkelerinde ortalama yüzde 11,9 iken Latin Amerika ve Karayipler’de yüzde 18,7, Asya-Pasifik ülkelerinde yüzde 19,5 ve Afrika ülkelerinde yüzde 21,4 düzeyinde gerçekleşti.
İlk bakışta bu tablo, gelişmekte olan ülkelerin şirketleri daha ağır vergilendirdiği izlenimini verebilir. Ancak OECD bu konuda önemli bir uyarıda bulunuyor. Kurumlar vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payının yüksek olması, şirketlerden mutlaka daha fazla vergi toplandığı anlamına gelmiyor. Bazı ülkelerde kişisel gelir vergisi, sosyal güvenlik primleri ve tüketim vergileri gibi diğer vergi gelirlerinin görece düşük olması da kurumlar vergisinin toplam içindeki payını yükseltebiliyor.
Nitekim kurumlar vergisi gelirlerinin milli gelire oranına bakıldığında bölgeler arasındaki fark önemli ölçüde daralıyor. Kurumlar vergisi gelirlerinin GSYH’ye oranı OECD ile Latin Amerika ve Karayipler ülkelerinde ortalama yüzde 3,8 iken Asya-Pasifik’te yüzde 3,4, Afrika’da ise yüzde 3,3 düzeyinde bulunuyor.
Dolayısıyla kurumlar vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki yüksek payı, her zaman şirketlerden daha fazla kurumlar vergisi tahsil edildiği anlamına gelmiyor. OECD’nin de işaret ettiği gibi, bu farklılık çoğu zaman kurumlar vergisinin büyüklüğünden ziyade ülkelerin diğer vergi kaynaklarından ne ölçüde gelir elde edebildiğini ve genel vergi yapısını yansıtıyor.
Türkiye’de kurumlar vergisi gelirleri ne durumda?
Raporda sayfa 16’daki 2023 yılı grafiğine göre Türkiye’de kurumlar vergisi gelirlerinin GSYH içindeki payı yaklaşık yüzde 3 düzeyinde bulunuyor. Bu oran, rapor kapsamındaki 135 ülkenin yüzde 3,5 olan ortalamasının ve OECD ülkelerinin yüzde 3,8 olan ortalamasının altında.
Kurumlar vergisi gelirlerinin Türkiye’nin toplam vergi gelirleri içindeki payı ise grafikte yaklaşık yüzde 12-13 aralığında görülüyor. Bu oran yüzde 11,9’luk OECD ortalamasına yakın olmakla birlikte, rapor kapsamındaki ülkelerin yüzde 17,3 olan genel ortalamasının altında kalıyor.
OECD, Türkiye’ye ilişkin bu oranları metin içinde ayrıca sayısal olarak vermediğinden, bu değerlendirme rapordaki grafiklerden yaptığımız yorumlamalara dayanmaktadır.
Bununla birlikte grafiklerin ortaya koyduğu genel tablo oldukça önemli.
Şöyle ki Türkiye’de standart kurumlar vergisi oranı dünya ortalamasının üzerinde olmasına rağmen, kurumlar vergisi gelirlerinin milli gelir ve toplam vergi gelirleri içindeki payı aynı ölçüde yüksek görünmüyor.
Ancak buradan hareketle doğrudan bir vergi kaybı sonucuna ulaşmak doğru olmaz. OECD de ülkeler arasındaki kurumlar vergisi geliri farklılıklarının yalnızca vergi oranlarıyla açıklanamayacağını özellikle vurguluyor. Şirket kârlılığı, ekonomik döngü, kurumlar vergisi matrahının büyüklüğü, şirketleşme düzeyi, zarar mahsubu kuralları, yatırım ve vergi teşvikleri ile kazançların vergilendirilmesini erteleyen düzenlemeler de tahsil edilen kurumlar vergisini doğrudan etkiliyor.
Türkiye bakımından da istisna ve indirimlerin kapsamı, yatırım teşvikleri, geçmiş yıl zararlarının mahsubu, şirket kârlılığının seyri, kayıt dışılık, ekonomik yapının özellikleri ve yüksek enflasyonun şirket bilançoları üzerindeki etkisi birlikte değerlendirilmeli.
Dolayısıyla Türkiye açısından yalnızca kurumlar vergisi oranı yüzde kaç? sorusunu sormak yeterli değil. Asıl mesele, bu oranın ne kadar geniş bir vergi matrahına uygulandığı ve kanunda yer alan oranın ne ölçüde fiilî vergi yüküne ve vergi tahsilatına dönüştüğüdür.
Kurumlar vergisi oranlarındaki küresel düşüş şimdilik durdu
Rapora göre dünya genelinde yaklaşık 20 yıl boyunca devam eden kurumlar vergisi oranlarını düşürme eğilimi, son yıllarda büyük ölçüde yavaşladı ve yerini daha istikrarlı bir görünüme bıraktı.
Merkezi ve yerel yönetim oranlarının birlikte dikkate alındığı ortalama kanuni kurumlar vergisi oranı 2000 yılında yüzde 28 iken 2019 yılında yüzde 21,5’e kadar gerilemişti. Bu düşüş, ülkelerin yatırımları, şirket merkezlerini ve hareketli sermayeyi çekebilmek amacıyla kurumlar vergisi oranlarını aşağı çektiği vergi rekabetinin en belirgin sonuçlarından biriydi.
Ancak 2020 ile 2026 yılları arasında ortalama oran büyük ölçüde sabit kaldı. Ortalama kanuni kurumlar vergisi oranı hem 2020’de hem de 2026’da yüzde 21,2 olarak belirlendi. Aradaki yıllarda küçük değişiklikler yaşansa da yaklaşık 20 yıl süren aşağı yönlü eğilimin şimdilik durduğu görülüyor.
Bu durum, kurumlar vergisi oranlarının bundan sonra hiç düşmeyeceği anlamına gelmiyor. Ancak ülkelerin birbirleriyle rekabet ederek oranları sürekli aşağı çektiği dönemin en azından hız kaybettiğini söylemek mümkün.
Bunda, kamu harcamalarının finansmanına duyulan ihtiyacın yanı sıra OECD ve G20 öncülüğünde yürütülen matrah aşındırma ve kâr aktarımıyla mücadele (BEPS) çalışmaları ile küresel asgari kurumlar vergisini öngören İki Sütunlu Çözüm (Two-Pillar Solution) sürecinin de etkisi bulunuyor.
Rapora göre 2026 yılında kapsamdaki 146 ülkenin 25’inde standart kurumlar vergisi oranı yüzde 30 veya üzerinde. Buna karşılık 11 ülkede standart kurumlar vergisi oranı sıfır ya da bir kurumlar vergisi sistemi bulunmuyor. Barbados, Macaristan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde ise standart kurumlar vergisi oranı yüzde 9 olarak uygulanıyor.
Tüm ülkelerin kurumlar vergisi oranları ve mukayese için 19 Aralık 2025’te yazdığım bu yazıya bakabilirsiniz.
Kurumlar vergisi oranlarındaki küresel düşüş durmuş görünse de ülkeler arasındaki oran farklılıkları hâlâ oldukça büyük. Bu tablo, vergi rekabetinin tamamen sona erdiğini değil, önceki yıllara göre farklı bir evreye girdiğini gösteriyor.
Türkiye’nin yüzde 25’lik oranı ortalamanın üzerinde
Türkiye’de genel kurumlar vergisi oranı yüzde 25. Bankalar, finansal kuruluşlar, elektronik ödeme ve para kuruluşları, sigorta ve reasürans şirketleri ile bazı sermaye piyasası kurumlarının kazançları bakımından ise yüzde 30 oran uygulanıyor.
OECD karşılaştırması standart kurumlar vergisi oranı üzerinden yapıldığı için Türkiye raporda yüzde 25’lik oranla yer alıyor.
Türkiye’nin standart oranı, rapor kapsamındaki ülkelerin yüzde 21,2 olan ortalamasının yaklaşık 3,8 puan üzerinde.
Türkiye böylece yüzde 30 veya daha yüksek oran uygulayan ülkeler arasında yer almıyor. Bununla birlikte düşük kurumlar vergisi oranlarıyla yatırım ve sermaye çekmeye çalışan ülkeler grubunda da bulunmuyor.
Türkiye’de kurumlar vergisi oranının son yıllarda sık sık değiştirilmiş olması da dikkat çekiyor. Uzun süre yüzde 20 olarak uygulanan oran önce yüzde 22’ye, ardından geçici olarak yüzde 25’e çıkarıldı; daha sonra yüzde 23’e indirildi ve 2023 yılında yeniden yüzde 25’e yükseltildi.
Oranın sık değiştirilmesi, kurumlar vergisinin yalnızca uzun vadeli bir vergi politikası aracı olarak değil, bütçenin kısa vadeli gelir ihtiyacını karşılamaya yönelik bir araç olarak da kullanıldığını düşündürüyor.
Ancak OECD’nin de ortaya koyduğu gibi, kanunda yer alan kurumlar vergisi oranı tek başına şirketlerin fiilen katlandığı vergi yükünü göstermiyor. Vergi matrahının kapsamı, amortisman kuralları, yatırım teşvikleri, istisna ve indirimler ile nakdi sermaye artışına sağlanan indirim gibi düzenlemeler, şirketlerin efektif vergi yükünü önemli ölçüde değiştirebiliyor. Bu nedenle OECD, kanuni kurumlar vergisi oranlarının yanında efektif ortalama ve efektif marjinal vergi oranlarını da ayrıca hesaplıyor.
Kanuni oran ile efektif oran aynı şey değil
Bir ülkede kurumlar vergisi oranının yüzde 25 olması, o ülkedeki her yatırımın getirisinin fiilen yüzde 25 oranında vergilendirildiği anlamına gelmez.
Amortisman kuralları, yatırım indirimleri, finansman biçimi, öz sermayeye sağlanan avantajlar ve diğer vergi düzenlemeleri yatırımlar üzerindeki gerçek vergi yükünü değiştirebilir.
OECD bu nedenle ileriye dönük iki ayrı efektif vergi oranı hesaplıyor.
Bunlardan ilki efektif ortalama vergi oranı. Bu oran, kârlı bir yatırım projesinin ekonomik getirisi üzerindeki ortalama vergi yükünü ölçüyor. Özellikle şirketlerin alternatif yatırım yerleri arasında seçim yaparken karşılaşacakları vergi yükünü değerlendirmeleri bakımından önem taşıyor.
İkincisi ise efektif marjinal vergi oranı. Bu oran, ancak sermaye maliyetini karşılayabilecek kadar getiri sağlayan marjinal bir yatırım üzerindeki vergi yükünü gösteriyor. Başka bir ifadeyle, verginin yeni bir yatırımın yapılıp yapılmaması kararını ne ölçüde etkilediğine ilişkin fikir veriyor.
Rapora göre 2025 yılında efektif vergi oranları ülkeler arasında önemli ölçüde farklılaşıyor. Ayrıca aynı ülke içinde bina, makine, stok ve maddi olmayan duran varlık yatırımları da farklı efektif vergi yükleriyle karşılaşabiliyor.
OECD hesaplamalarına göre Türkiye’nin efektif ortalama vergi oranı, yüzde 25’lik standart kanuni oranın altında görünüyor. Raporda Türkiye bakımından bunun öne çıkan nedenlerinden biri, yeni öz sermayeye belirli bir vergi avantajı sağlayan nakdi sermaye artışı indirimi.
Türkiye’de nakdi sermaye artışı nedeniyle hesaplanan faiz indirimi, kanunda öngörülen şartlar çerçevesinde hesaplanan tutarın kurum kazancından indirilmesine imkân tanıyor. OECD bu tür uygulamaları, kurumların öz sermaye finansmanını teşvik eden allowance for corporate equity (ACE) düzenlemeleri kapsamında değerlendiriyor.
Bu tür düzenlemelerin temel amacı, borçlanma faizlerinin gider olarak indirilebilmesi nedeniyle borç finansmanının öz sermayeye karşı sahip olduğu vergi avantajını azaltmaktır.
Dolayısıyla yalnızca kanunda yer alan kurumlar vergisi oranına bakılarak ülkelerin yatırım üzerindeki gerçek vergi yükü hakkında kesin bir sonuca ulaşmak mümkün değil. OECD’nin de ortaya koyduğu gibi, kanuni oran ile efektif vergi yükü arasındaki farkı belirleyen temel unsurlar, vergi matrahının nasıl belirlendiği ve yatırımlara ilişkin vergi kuralları oluyor.
Stopaj oranları ülkeler arasında ciddi biçimde değişiyor
Raporda ele alınan önemli başlıklardan biri de şirketlerin başka ülkelere yaptığı temettü, faiz ve gayrimaddi hak bedeli ödemeleri üzerinden uygulanan stopaj oranları.
2026 yılında rapor kapsamındaki ülkelerde ortalama kanuni stopaj oranı temettülerde yüzde 12,2, faizlerde yüzde 12,8 ve gayrimaddi hak bedellerinde yüzde 14,5 olarak hesaplanıyor.
Ancak ülkeler arasındaki farklılık oldukça büyük.
12 ülkede temettü ödemelerine uygulanan kanuni stopaj oranı yüzde 30 veya üzerinde. Faiz ödemelerinde 10, gayrimaddi hak bedeli ödemelerinde ise 11 ülke en az yüzde 30 oranında stopaj uyguluyor.
Buna karşılık temettülerde sıfır stopaj uygulayan 37, faizlerde sıfır stopaj uygulayan 34 ve gayrimaddi hak bedellerinde sıfır stopaj uygulayan 27 ülke bulunuyor.
Türkiye’de de temettü, faiz ve gayrimaddi hak bedeli ödemelerinde uygulanacak stopaj oranları ödemenin niteliğine, alıcının statüsüne ve ilgili mevzuata göre değişebiliyor. Bununla birlikte iç hukukta öngörülen genel kâr payı stopaj oranı yüzde 15 olup, bu oran OECD raporunda yer alan yüzde 12,2’lik ortalamanın üzerinde bulunuyor.
Elbette sınır ötesi işlemlerde uygulanacak gerçek stopaj oranını yalnızca iç hukuk belirlemiyor. Türkiye’nin taraf olduğu çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmaları, gerekli şartların sağlanması hâlinde iç hukukta öngörülen stopaj oranlarını sınırlandırabiliyor.
Vergi anlaşmaları stopaj yükünü azaltıyor
OECD’nin karşılaştırmasına göre vergi anlaşmaları, sınır ötesi temettü, faiz, gayrimaddi hak ve belirli hizmet ödemeleri üzerindeki kaynak ülke vergilemesini önemli ölçüde azaltıyor.
Özellikle teknik hizmet ödemelerinde anlaşmalarda öngörülen oranlar oldukça düşük. Rapora göre ikili vergi anlaşmalarının yüzde 80’inden fazlasında teknik hizmetler üzerindeki anlaşma oranı yüzde 5’in altında bulunuyor.
Bunun nedenlerinden biri, birçok vergi anlaşmasında teknik hizmet gelirlerinin ayrı bir gelir unsuru olarak değil, işletme kazancı kapsamında değerlendirilmesi. Bu durumda kaynak ülkenin vergileme yapabilmesi için hizmeti sunan işletmenin o ülkede bir iş yerine sahip olması gerekiyor.
Dünya genelinde ikili vergi anlaşmalarının sayısı 1990 yılında 1.063 iken 2026 yılında 5.300’ün üzerine çıkmış durumda. Bununla birlikte anlaşma ağındaki büyüme son yıllarda yavaşladı. 2017 ile 2026 yılları arasında 454 yeni ikili vergi anlaşması imzalandı.
OECD ülkelerinde ülke başına ortalama anlaşma sayısı 70 civarında iken Afrika ile Latin Amerika ve Karayipler bölgelerinde bu ortalama 20’nin altında kalıyor.
Türkiye de geniş bir çifte vergilendirmeyi önleme anlaşması ağına sahip. Ancak bu anlaşmalar yalnızca çifte vergilendirmeyi önleyen metinlerden ibaret değil. Aynı zamanda Türkiye’nin kaynak ülke olarak temettü, faiz, gayrimaddi hak ve diğer bazı gelir unsurları üzerindeki vergilendirme yetkisini de sınırlandırabiliyor.
Bu tablo, Türkiye açısından da önemli bir dengeye işaret ediyor. Bir yandan uluslararası yatırımları teşvik eden ve hukuki öngörülebilirliği artıran geniş bir vergi anlaşması ağına sahip olmak önemli. Diğer yandan bu anlaşmalar müzakere edilirken, Türkiye’nin kaynak ülke olarak vergilendirme yetkisinin gereğinden fazla daralmamasına ve vergi matrahının korunmasına da özen gösterilmesi gerekiyor.
AR-GE teşvikleri vergi rekabetinin yeni alanı
Kurumlar vergisi rekabeti artık yalnızca genel vergi oranlarının düşürülmesi üzerinden yürümüyor. Ülkeler, AR-GE faaliyetlerine, patent gelirlerine ve diğer maddi olmayan varlıklara yönelik özel vergi avantajları sağlayarak şirketlerin yatırımlarını ve fikrî mülkiyet gelirlerini kendi ülkelerine çekmeye çalışıyor.
OECD raporu, AR-GE’ye yönelik vergi teşviklerini iki temel grupta inceliyor.
Birincisi, AR-GE harcaması yapılırken sağlanan harcama temelli teşvikler. Bunlar ek indirim, vergi kredisi, hızlandırılmış amortisman veya çalışan giderlerine yönelik destekler şeklinde uygulanabiliyor.
İkincisi ise AR-GE sonucunda ortaya çıkan patent ve benzeri fikrî mülkiyet gelirlerine daha düşük vergi uygulanmasını sağlayan gelir temelli teşvikler.
Rapora göre AR-GE yatırımlarına yönelik harcama temelli vergi teşviklerinin cömertliği son yıllarda büyük ölçüde istikrar kazandı. 2025 yılında bu teşvikler, kapsanan ülkelerde AR-GE yatırımlarına ilişkin efektif ortalama vergi oranını standart vergi uygulamasına göre ortalama yüzde 34,8 azalttı. Başka bir ifadeyle, teşvikler dikkate alındığında AR-GE yatırımlarının vergi yükü önemli ölçüde düşüyor.
Gelir temelli teşviklerin ortalama cömertliğinde ise son yılda sınırlı bir artış görüldü. Bunun nedeni bazı ülkelerde yeni rejimlerin uygulamaya konulması veya mevcut rejimlerin daha avantajlı hâle getirilmesi. Buna karşılık bazı ülkeler de sağladıkları avantajları sınırlandırdı.
OECD burada önemli bir ayrım yapıyor.
AR-GE teşvikleri araştırma, geliştirme ve yenilik faaliyetlerini desteklemek amacıyla kullanılabiliyor. Ancak özellikle patent ve diğer hareketli maddi olmayan varlıklardan elde edilen gelirlere yönelik düşük vergileme, ülkeler arasındaki vergi rekabetinin önemli araçlarından biri hâline de gelebiliyor.
Türkiye’de de AR-GE ve tasarım indirimleri, teknoloji geliştirme bölgelerinde elde edilen belirli kazançlara yönelik istisnalar ile AR-GE personeline ilişkin çeşitli vergi teşvikleri bulunuyor.
Bununla birlikte bu teşviklere ilişkin Türkiye değerlendirmesi yapılırken, raporun doğrudan ölçmediği bir hususu ayrıca vurgulamak gerekiyor. Vergi teşviklerinin başarısı, mükelleflere ne kadar vergi avantajı sağladığından çok; bu avantajların ne ölçüde yenilikçi üretime, patent geliştirilmesine, yüksek katma değerli ihracata ve nitelikli istihdama dönüştüğüyle ölçülmeli.
BEPS ile mücadele araçları yaygınlaşıyor
OECD/G20 Matrah Aşındırma ve Kâr Aktarımı Projesi (BEPS), çok uluslu şirketlerin ülkelerin vergi mevzuatları arasındaki farklılıklardan yararlanarak kazançlarını düşük vergili ülkelere aktarmasını ve bazı kazançların hiçbir ülkede ya da uzun süre vergilendirilmemesini önlemeyi amaçlıyor.
Rapora göre 2026 yılında 46 ülke, hibrit uyumsuzlukların etkilerini ortadan kaldırmaya yönelik düzenlemeleri uyguladığını bildirdi. Hibrit uyumsuzluklar, aynı ödeme, finansal araç veya kuruluşun iki ülkede farklı hukuki ya da vergisel biçimde nitelendirilmesinden yararlanılarak çifte indirim veya bir ülkede indirilen ödemenin diğer ülkede vergilendirilmemesi gibi sonuçlar doğurmasına dayanıyor.
Kontrol edilen yabancı kurum düzenlemelerine sahip ülke sayısı ise 57’ye yükseldi. Bu sayı 2019 yılında 49’du. Bu kurallar, bir ülkede yerleşik ana şirketin kontrol ettiği düşük vergili yabancı kurumlarda bıraktığı belirli kazançların, fiilen dağıtılmasa bile ana şirketin bulunduğu ülkede vergilendirilmesine imkân tanıyor. OECD, bu kuralların yüksek gelirli ülkelerde daha yaygın olduğunu da belirtiyor.
Faiz giderlerinin indirimini sınırlayan düzenlemeler daha yaygın. Rapora göre 2026 yılında 89 ülkede toplam 111 faiz sınırlama kuralı bulunuyor. Bu sayı, 2019 yılında faiz sınırlama düzenlemesine sahip 67 ülkeye göre önemli bir artışa işaret ediyor.
En sık kullanılan yöntem, borç/öz kaynak oranına dayanan örtülü sermaye kuralları. Raporda 44 ülkede bu tür düzenlemelerin bulunduğu belirtiliyor. Bunu 27 ülkede uygulanan sabit oran kuralları izliyor. Net faiz giderinin FAVÖK’e (Faiz, Amortisman ve Vergi Öncesi Kâr) (EBITDA-Earnings Before Interest, Taxes, Depreciation and Amortization) oranını esas alan bu tür kurallarda en yaygın sınır ise yüzde 30.
Türkiye’de de kontrol edilen yabancı kurum kazancı, örtülü sermaye ve finansman gider kısıtlamasına ilişkin düzenlemeler bulunuyor. Bununla birlikte Türkiye’de uygulanan finansman gider kısıtlamasının, OECD’nin önerdiği net faiz gideri/FAVÖK esaslı sabit oran kuralıyla aynı yapıda olmadığını da belirtmek gerekiyor.
Ancak bir kuralın mevzuatta bulunması ile etkili biçimde uygulanması aynı şey değil. Çok uluslu şirket yapılarının denetlenebilmesi için vergi idaresinin uluslararası bilgi değişimi, transfer fiyatlandırması, veri analizi ve uzman personel kapasitesinin de güçlü olması gerekiyor.
Patent gelirlerine sağlanan vergi avantajlarının tamamı uygun bulunmadı
Rapor, BEPS’in 5’inci Eylemi kapsamında patent ve diğer fikrî mülkiyet gelirlerine yönelik tercihli vergileme uygulamalarını da inceliyor.
2026 yılında 50 ülkede patent ve diğer fikrî mülkiyet gelirlerine yönelik toplam 65 tercihli vergileme uygulamasıbulunuyor. Bunların 46’sı zararlı olmadığı değerlendirilen uygulamalar arasında yer alıyor. Bir uygulama potansiyel olarak zararlı görülmekle birlikte fiilen zararlı bulunmamış, bir uygulamaya ilişkin inceleme ise devam ediyor.
6 uygulama, BEPS’in 5’inci Eylem standardına uyum sağlamak amacıyla değiştirilme veya kaldırılma sürecinde bulunuyor. 11 uygulama ise 2026 yılı itibarıyla tamamen yürürlükten kaldırılmış durumda.
Bu veriler, kurumlar vergisi rekabetinin artık yalnızca genel vergi oranları üzerinden yürütülmediğini açıkça gösteriyor. Özellikle patent ve diğer maddi olmayan varlıklardan elde edilen gelirlere sağlanan vergi avantajları, uluslararası vergi rekabetinin önemli araçlarından biri hâline gelmiş durumda.
Zorunlu bildirim kurallarında dünya hâlâ geride
OECD’nin BEPS kapsamında önerdiği araçlardan biri de agresif vergi planlaması içeren belirli işlemlerin mükellefler veya vergi danışmanları tarafından vergi idaresine bildirilmesi.
Bu düzenlemeler sayesinde vergi idarelerinin yeni vergi planlama yöntemlerini yıllar sonra yapılan vergi incelemeleri sonucunda değil, daha uygulanmaya başlanmadan veya ilk aşamalarında tespit edebilmesi amaçlanıyor.
Buna rağmen 2026 yılında yalnızca 33 ülke zorunlu bildirim sistemine sahip olduğunu bildirmiş. Bu ülkelerin büyük bölümü Avrupa Birliği üyesi. Buna karşılık 113 ülke böyle bir sisteme sahip olmadığını bildirmiş.
Türkiye’de ise BEPS’in 12’nci Eyleminde öngörülen modele karşılık gelen ve agresif vergi planlaması düzeneklerini genel olarak kapsayan bir zorunlu bildirim sistemi bulunmuyor. Bu değerlendirme, OECD raporunun Türkiye hakkında açıkça yaptığı bir tespit değil; raporda yer alan karşılaştırmalı veriler ile Türk mevzuatının birlikte değerlendirilmesinden ulaşılan bir sonuç niteliği taşıyor.
Çok uluslu şirketler artık ülke ülke raporlanıyor
BEPS Projesi’nin en önemli şeffaflık araçlarından biri ülke bazlı raporlama sistemidir. Bu sistem kapsamında belirli büyüklüğün üzerindeki çok uluslu şirket grupları; hangi ülkede ne kadar gelir elde ettiklerini, ne kadar kâr beyan ettiklerini, ne kadar vergi ödediklerini, kaç çalışan istihdam ettiklerini ve ne kadar maddi varlığa sahip olduklarını ülke bazında raporluyor.
Bu raporların amacı, bu bilgiler üzerinden doğrudan vergi tarh etmek değil. Asıl amaç, vergi idarelerine transfer fiyatlandırması ve diğer matrah aşındırma risklerini tespit edebilmeleri için bir risk değerlendirme aracı sunmak.
Rapora göre 2026 mali yılı itibarıyla 120 ülkede ülke bazlı rapor sunulmasını zorunlu kılan mevzuat bulunuyor.
OECD’nin 2023 yılına ait toplulaştırılmış ülke bazlı raporlama istatistiklerinin ana veri setinde 8.985 çok uluslu şirket grubuna ilişkin bilgiler yer alıyor. Yönetici özetinde ise yaklaşık 9.400 çok uluslu şirket grubuna ait verinin değerlendirildiği belirtiliyor.
Söz konusu veriler, 60 merkez ülkeden ve 233’e kadar bağlı işletme ülkesinden gelen bilgileri içeriyor. Buna karşılık 5 ülke, kendilerine herhangi bir ülke bazlı rapor sunulmadığını bildirmiş. Türkiye de OECD’ye ülke bazlı raporlama verisi sağlayan ülkeler arasında yer alıyor.
Türkiye 48 çok uluslu şirket grubuna ilişkin veri sundu
Türkiye’nin OECD’ye ilettiği veriler, merkezi Türkiye’de bulunan 48 çok uluslu şirket grubuna ait ülke bazlı raporlardan oluşuyor. Bu şirketlerin yurt dışındaki faaliyetleri ise 26 ayrı ülke veya ülke grubu bazında raporlanmış durumda.
OECD tablolarındaki rakamlar toplam büyüklükleri değil, rapor kapsamındaki çok uluslu şirket grupları için hesaplanan ortalama değerleri gösteriyor. Buna göre Türkiye’nin OECD’ye sunduğu 48 ülke bazlı raporda, grup başına ortalama ilişkili olmayan taraflardan elde edilen gelir yaklaşık 10 milyar 865 milyon dolar, nakit ve nakit benzerleri dışındaki maddi varlıklar 3 milyar 554 milyon dolar, tahakkuk eden kurumlar vergisi 129 milyon dolar ve çalışan sayısı 21.293 olarak hesaplanıyor.
Bu veriler, Türkiye ekonomisinin tamamını veya Türkiye’de faaliyet gösteren tüm şirketleri temsil etmiyor. Yalnızca ülke bazlı raporlama yükümlülüğü bulunan, merkezi Türkiye’de yer alan büyük çok uluslu şirket gruplarının ortalama göstergelerini ortaya koyuyor.
Burada yer alan tahakkuk eden kurumlar vergisi, şirketlerin ilgili hesap dönemine ilişkin muhasebeleştirdikleri vergi tutarını ifade ediyor. Bu tutar, aynı dönemde fiilen ödenen nakit vergiden farklı olabileceği için verilerin bu ayrım dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekiyor.
Büyük çok uluslu şirketlerin vergi gelirlerindeki payı yükseliyor
OECD raporuna göre büyük çok uluslu şirketler, ülkelerin kurumlar vergisi gelirlerinde önemli bir paya sahip. Ülke bazlı raporlama verisi sağlayan ülkelerde bu şirketlerin toplam kurumlar vergisi gelirlerine katkısı 2017 yılında ortalama yüzde 42,8 iken, 2023 yılında yüzde 44,5’e yükseldi.
Bazı ülkelerde bu oran çok daha yüksek. OECD verilerine göre ülke bazlı raporlama kapsamındaki çok uluslu şirketlerin kurumlar vergisi gelirlerine katkısı Singapur’da yüzde 81, Arjantin’de yüzde 78 ve Tayland’da yüzde 60düzeyinde.
Türkiye’de ise ülke bazlı raporlama kapsamındaki yerli ve yabancı çok uluslu şirketlerin tahakkuk eden kurumlar vergisinin toplam kurumlar vergisi gelirlerine oranı yüzde 27. Bu oran, kurumlar vergisi gelirlerinin dörtte birinden fazlasının ülke bazlı raporlama kapsamındaki büyük çok uluslu şirketlerle ilişkili olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte Türkiye, verileri bulunan ülkeler için hesaplanan yüzde 44,5’lik ortalamanın altında kalıyor.
Ancak bu fark, tek başına Türkiye’de çok uluslu şirketlerin daha az vergilendirildiği anlamına gelmiyor. Ülkelerin ekonomik yapıları, kurumlar vergisi mükellefi profilleri, ülke bazlı raporlama kapsamına giren şirket sayıları ve veri kapsamı önemli ölçüde farklılık gösteriyor.
Buna rağmen yüzde 27’lik pay, büyük çok uluslu şirketlerin transfer fiyatlandırması, grup içi finansman, gayrimaddi hak ödemeleri ve diğer sınır ötesi işlemlerinin Türkiye’nin kurumlar vergisi gelirleri açısından önemli bir ağırlığa sahip olduğunu ortaya koyuyor.
Kârlar ile gerçek ekonomik faaliyet hâlâ aynı yerde değil
OECD raporunun dikkat çekici bulgularından biri, çok uluslu şirketlerin beyan ettikleri kârların ülkeler arasındaki dağılımı ile çalışan sayısı, satışlar ve maddi varlıklar gibi gerçek ekonomik faaliyet göstergelerinin dağılımı arasındaki uyumsuzluğun devam etmesidir.
Rapora göre bu uyumsuzluğu gösteren bazı temel göstergeler son yıllarda bir miktar yükselse de geçmiş dönemlerde ulaşılan en yüksek seviyelerin altında bulunuyor. OECD ayrıca 2023 yılında yüksek enflasyon ve küresel ekonomide yaşanan dalgalanmaların bu verileri etkileyebileceği uyarısında bulunuyor. Bu nedenle kısa dönemli değişimlerin doğrudan kâr aktarımındaki artış veya azalış olarak yorumlanmaması gerektiği vurgulanıyor.
Buna rağmen yatırım merkezi olarak sınıflandırılan ülkelerde kâr ile ekonomik faaliyet arasındaki uyumsuzluk diğer ülkelere göre belirgin biçimde daha yüksek seyrediyor. Özellikle çalışan başına düşen kâr, çalışan başına gelir ve ilişkili taraflardan elde edilen gelirlerin bazı yatırım merkezlerinde olağan dışı yüksek olması, kârların ekonomik faaliyetin gerçekleştiği ülkeler yerine başka ülkelerde beyan edilebildiğine işaret ediyor.
OECD, bu göstergelerin tek başına kâr aktarımını kesin olarak kanıtlamadığını, ancak gözlenen farklılıkların BEPS kapsamındaki kâr aktarımı davranışlarıyla uyumlu olabileceğini belirtiyor. Ayrıca yatırım merkezlerinde en yaygın bildirilen faaliyetlerden birinin “hisse veya diğer öz sermaye araçlarını elde tutma” olması da bu ülkelerdeki birçok şirketin üretim veya istihdamdan ziyade grup şirketlerinin paylarını ve finansal varlıklarını elinde tutan yapılar olarak faaliyet gösterdiğini ortaya koyuyor.
2021’deki kâr artışı kalıcı olmadı
Ülke bazlı raporlama verilerine göre çok uluslu şirketlerin toplam kârlarında 2021 yılında önemli bir artış yaşandı. Ancak 2022 ve 2023 yıllarında bu artış önemli ölçüde gerileyerek pandemi öncesindeki 2019 seviyelerine yaklaştı.
OECD, bu gelişmenin 2021 yılındaki yükselişin kalıcı bir yapısal değişimden ziyade, pandemi sonrasındaki ekonomik toparlanma ve yüksek enflasyon koşullarının etkisinden kaynaklanmış olabileceğini değerlendiriyor.
Bu tespit, yüksek enflasyon dönemlerinin şirket bilançolarının yorumlanmasında dikkatli olunması gerektiğini de gösteriyor. Enflasyon dönemlerinde şirketlerin satışları ve kârları nominal olarak önemli ölçüde artabilir. Ancak bu artışın tamamı üretimde, verimlilikte veya ekonomik güçte aynı ölçüde bir artış olduğu anlamına gelmeyebilir.
Bu nedenle yüksek enflasyon dönemlerinde şirket kârları ve kurumlar vergisi gelirlerindeki nominal artışlar değerlendirilirken, enflasyonun mali tablolar üzerindeki etkisinin de göz önünde bulundurulması gerekiyor.
Türkiye açısından rapor ne söylüyor?
OECD raporu, Türkiye açısından kurumlar vergisi politikasına ilişkin birkaç önemli sonuca işaret ediyor.
İlk olarak, Türkiye’nin yüzde 25’lik standart kurumlar vergisi oranı, rapor kapsamındaki ülkeler için hesaplanan yüzde 21,2’lik ortalamanın üzerinde bulunuyor. Buna karşılık kurumlar vergisinin GSYH ve toplam vergi gelirleri içindeki payı aynı ölçüde yüksek değil. Bu durum, kurumlar vergisi sisteminin yalnızca kanuni vergi oranı üzerinden değerlendirilmesinin yeterli olmadığını ortaya koyuyor.
Gerçek vergi yükünü belirleyen unsurlar; vergi matrahının genişliği, istisna, muafiyet ve indirimler (vergi harcamaları), yatırım teşvikleri, geçmiş yıl zararlarının mahsubu, kayıt dışılık, enflasyonun etkileri ve vergi idaresinin denetim kapasitesi gibi birçok faktörün birlikte değerlendirilmesini gerektiriyor.
Rapor ayrıca Türkiye’nin ülke bazlı raporlama sistemine katılmış olmasının ve kontrol edilen yabancı kurum, örtülü sermaye ile finansman gider kısıtlaması gibi BEPS odaklı düzenlemelere sahip olmasının uluslararası vergi matrahının korunması bakımından önemli olduğunu gösteriyor. Ancak bu düzenlemelerin başarısı, yalnızca mevzuatın varlığına değil; etkin uygulamaya, güçlü veri altyapısına, uluslararası bilgi değişimine ve uzmanlaşmış bir vergi idaresine bağlı.
Diğer yandan Türkiye’de ülke bazlı raporlama kapsamındaki çok uluslu şirketlerin tahakkuk eden kurumlar vergisinin toplam kurumlar vergisi gelirlerine oranının yüzde 27 olması, bu şirketlerin kamu maliyesi açısından önemli bir ağırlığa sahip olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle transfer fiyatlandırması, grup içi finansman, gayrimaddi hak ödemeleri ve düşük vergili ülkelere yönelik işlemlerin etkin şekilde izlenmesi, kurumlar vergisi matrahının korunması bakımından önemini sürdürüyor.
OECD raporu, AR-GE teşviklerinden vergi anlaşmalarına, ülke bazlı raporlamadan BEPS kurallarına kadar uzanan geniş bir çerçevede tek bir gerçeği hatırlatıyor: Kurumlar vergisinde başarı, yalnızca yüksek vergi oranlarıyla değil; geniş ve sürdürülebilir bir vergi matrahına dayanan, yatırımı teşvik ederken kâr aktarımını da önleyebilen dengeli bir vergi sistemiyle mümkündür.
Sonuç ve genel değerlendirme
OECD’nin 2026 Kurumlar Vergisi İstatistikleri Raporu, küresel vergi sisteminin önemli bir dönüşüm geçirdiğini gösteriyor. Yaklaşık 20 yıl boyunca devam eden kurumlar vergisi oranlarını düşürme yarışı büyük ölçüde durmuş olsa da ülkeler arasındaki vergi rekabeti sona ermiş değil; yalnızca biçim değiştirmiş durumda. Rekabet artık genel vergi oranlarından çok, efektif vergi yükü, AR-GE teşvikleri, patent gelirlerine sağlanan avantajlar ve vergi matrahını etkileyen diğer düzenlemeler üzerinden yürütülüyor.
Diğer yandan rapor, çok uluslu şirketlerin beyan ettikleri kârlarla ekonomik faaliyetlerinin gerçekleştiği yer arasındaki uyumsuzluğun tamamen ortadan kalkmadığını da ortaya koyuyor. Ülke bazlı raporlama, bilgi değişimi ve BEPS kuralları uluslararası vergi sistemini daha şeffaf hâle getirmiş olsa da kâr aktarımını bütünüyle önleyebilmiş değil. Bu nedenle önümüzdeki dönemde uluslararası vergi hukukundaki mücadelenin önümüzdeki yıllarda da vergi oranlarından çok, vergi matrahının nerede oluştuğu ve nerede vergilendirildiği sorusu etrafında şekilleneceği anlaşılıyor.
Türkiye açısından bakıldığında temel mesele kurumlar vergisi oranının düşük olması değil. Türkiye zaten OECD ortalamasının üzerinde bir kanuni oran uyguluyor. Asıl soru, bu oranın ne kadar geniş ve gerçek bir vergi matrahına uygulanabildiği, sağlanan istisna, muafiyet, indirim ve teşviklerin ekonomik büyümeye, teknolojiye ve ihracata ne ölçüde katkı sunduğu, Türkiye’de yaratılan şirket kazançlarının ne kadarının gerçekten Türkiye’de vergilendirilebildiği ve vergi idaresinin bu süreci ne ölçüde denetleyebildiğidir.
Vergi politikasında yıllardır en kolay başvurulan yöntem, oranları artırmak ya da yeni istisnalar getirmek oldu. Oysa OECD raporu, kurumlar vergisinde başarının yalnızca yüksek oranlarla sağlanamayacağını açıkça gösteriyor. Genişleyen istisna ve teşvik sistemleriyle aşınan bir vergi matrahı üzerinde yüksek oranlar uygulamak da düşük oranlarla yatırım çekmeye çalışmak da tek başına sürdürülebilir bir çözüm sunmuyor.
Kurumlar vergisinde adalet de verimlilik de ancak geniş ve sağlam bir vergi matrahı, etkisi düzenli olarak ölçülen teşvikler, güçlü bir vergi idaresi ve şirket kazançlarının ekonomik faaliyetin gerçekleştiği yerde vergilendirilmesini sağlayan etkili ulusal ve uluslararası kurallarla mümkün olabilir.
OECD’nin 2026 raporu da aslında tek bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Asıl sorun vergi oranı mı, yoksa vergilendirilebilen kazancın giderek daralması mı?