Saygı kültürü

Hafta içi her gün çarşıya tramvay ile gidip geliyorum. Çok sıklıkla karşılaştığım durumlardan birisi, bazı yolcuların yüksek sesle telefon konuşması.

Abone Ol

Geçen gün Yahya Kaptan durağında bindim. Bir Bayan Fevziye durağına gelinceye kadar telefonla konuşmaya devam etti.

Ben inerken de, o konuşmaya devam ediyordu.

Tüm aile sırlarını döktü. Eltisiyle neden kavga ettiğini, görümcesini sevmediğini vesaire vesaire.

Bu bir örnek. Böylesi ve benzeri durumlarla çok karşılaşıyoruz.

Trafikte emniyet şeridini kullanarak en önüne geçmek, yere tükürmek, sıraya uyumamak gibi örnekler çok.

Kamusal alanda olmaması gereken birçok davranışlara ne yazık ki çok şahit oluyoruz.

Kuşkusuz tüm bu davranışların, sosyolojik, kültürel ve ekonomik nedenleri vardır.

Özellikle son yıllarda sanki daha fazla olmaya başladı. Bu tür davranışların sadece beni değil, toplumda çok kişiyi rahatsız ettiğinden eminim.

Bunun temellerini sosyologlar mutlaka inceliyorlardır. Benim kanaatime göre, nedenler şunlar olabilir.

Çocuklukta ailesi veya yakın çevresinde, bu davranışların normal görülmesi, kişinin de bu davranışları zamanla normal görmesine yol açıyor.

Başkalarının rahatsızlığını veya davranışının kamusal alandaki uygunluğunun yeterince hesaba katamıyor.

Eskiden aile, mahalle, okul ve iş çevresi kişinin davranışlarını daha güçlü biçimde denetleyen mekanizmalardı.

“Başkalarını rahatsız etmeme” “toplum içinde nasıl davranılır” gibi kurallar erken yaşlarda öğretiliyordu.

Bu mekanizmalarda zayıflamalar olunca bunların yerine “ben böyle rahat ediyorum, Başkaları ne düşürse düşünsün bana ne” anlayışı daha çok öne çıkar oldu.

Belki bu anlayışın özgüven açısından belirli yararları olabilir. Ancak özgürlük ile, başkalarının yaşam alanına saygı arasındaki denge zayıflamış oluyor.

Örneğin, istediğim gibi konuşurum, yaparım demek ile,

“İstediğim gibi konuşurum yaparım ama, başkalarını rahatsız etmemeye dikkat ederim” arasında önemli bir toplumsal fark vardır.

Kamusal alan aslında ortak bir yaşam alanıdır. Bu nedenle kişinin davranışında yalnızca “ben ne istiyorum” değil,

“Benim davranışım başkasını nasıl etkiliyor” Sorgusunda bulunması gerekiyor.

Belki de en önemli değişimlerden biri de “AYIP” kavramının değişmesi.

Toplumlarda davranışların sınırlarını belirleyen ayıp, görgü, nezaket ve mahcubiyet gibi kavramların ağırlığı zaman içinde değişebiliyor.

Eskiden” ayıp” kavramına yüklenilen anlamların sınırı çok belirsizdi.

Gülme ayıp, konuşma ayıp, sakız çiğneme ayıp v.s. Çoğaltmak mümkün.

Bu durum da gençler arasında önemli sıkıntılara sebep olmaktaydı.

Oysa temel alınması gereken “ayıp olduğu için değil, başkalarına zarar veya rahatsızlık verdiği için bir şeyin yapılıp yapılmaması daha çok öne çıkmalıdır.”

Böylelikle ayıp kavramı yerine, empati kavramı öne çıkmış oluyor.

Belki de mesele, yalnızca insanların daha kötü hâle gelmesi değil, toplumun hangi davranışı kabul edebilir gördükleri de zamanla değişmektedir.

Böylesi değişimlere çok direnmek de mümkün değil.

Ancak bu değişimler genel prensip olan,” benim davranış özgürlüğüm, başkasının yaşam alanının başladığı yerde sınırlanır” ilkesini bozup bozmadığı belirleyicidir.

Özellikle büyük şehirleşme olgusunun artması, aile ve mahalle denetiminin azalması gibi faktörler yanında, sosyal medya ve özellikle yazı konumuzu ilgilendiren televizyon dizileri de bu olumsuz kültüre hizmet etmektedir.

Bu konularda başta aileye, okula ve kamu yöneticilerine önemli görevler düşmektedir. Örneğin tramvayda, yaşlılara, hastalara ve hamile bayanlara yer verilmesi gibi uyarıların etkili olduğunu düşünüyorum.

Kamusal alanlarda da, bu gibi konularda da benzer uyarıların

Yapılmasının fayda sağlayacağına inanıyorum.