EKONOMİ

Türkiye’de vergi politikaları ne durumda?

OECD 2026 Vergi Politikası Reformları raporunu yayımladı. OECD raporundan Türkiye açısından benim çıkardığım tablo şu: 2025 yılında vergi politikasında tek bir yön yok. Bir tarafta vergi yükünü artıran ya da vergi tabanını genişleten düzenlemeler var.

Abone Ol

Sermaye gelirlerinde düşük stopaj oranlarından geri dönülmüş, kira gelirlerinde bir gider imkânı kaldırılmış ve yatırım teşvik belgelerine bağlı indirimli kurumlar vergisi uygulaması sınırlandırılmış. Diğer tarafta dijital hizmet vergisinin oranı kademeli olarak aşağı çekilmiş, belirli alanlarda yeni KDV istisnaları getirilmiş

OECD, 8 Eylül Salı günü öğlen “Tax Policy Reforms 2026: OECD and Selected Partner Economies” başlıklı 76 sayfalık Vergi Politikası Reformları raporunu yayımladı.

Raporda esas olarak 2025 takvim yılı içinde uygulamaya konulan ya da açıklanan vergi politikası değişiklikleri inceleniyor. Kapsamı da oldukça geniş; tüm OECD ülkeleri dahil toplam 92 ülke ve yargı alanındaki vergi düzenlemeleri karşılaştırılıyor.

Tüm ülkeleri detaylı incelemek yerine ilk etapta Türkiye ile ilgili kısımlarına biraz daha dikkatli baktım.

Türkiye açısından raporda özellikle sermaye gelirlerinin vergilendirilmesi, kira gelirleri, dijital hizmet vergisi, yatırım teşvikleri, küresel asgari kurumlar vergisi ve KDV istisnaları öne çıkıyor.

Ancak Türkiye’ye geçmeden önce raporun ortaya koyduğu genel tabloya kısaca bakalım.

Türkiye açısından ilk sorun hâlâ enflasyon

Raporun Türkiye açısından dikkat çeken ilk tespiti vergi düzenlemelerinden önce, makroekonomik görünümle ilgili olmasıdır.

OECD, 2025 yılında küresel ölçekte enflasyonun gerilediğini ancak bazı ülkelerde merkez bankalarının hedeflerinin üzerinde kalmaya devam ettiğini belirtiyor. Bu ülkeler arasında Brezilya, Türkiye, Birleşik Krallık ve ABD özellikle sayılıyor.

Benzer bir tablo faizlerde de görülüyor. OECD’ye göre 2025 yılı sonunda politika faizleri ABD, Birleşik Krallık, Brezilya, Meksika, Güney Afrika ve Türkiye’de yüksek ya da kısıtlayıcı seviyelerde kalmaya devam etmiş.

Bunun vergi politikası açısından da önemi var. Çünkü yüksek enflasyon yalnızca mal ve hizmet fiyatlarını artırmıyor; vergi tarifelerinden istisna ve indirim tutarlarına, sermaye gelirlerinin reel getirisinden vergi yükünün dağılımına kadar pek çok alanı doğrudan ya da dolaylı biçimde etkiliyor.

OECD’nin bu noktada üzerinde durduğu kavramlardan biri de mali sürüklenmedir (fiscal drag). Basitçe ifade edersek, gelir vergisi tarifesindeki dilimler enflasyona uygun biçimde güncellenmezse, kişinin reel geliri artmasa bile nominal gelirindeki artış nedeniyle daha yüksek vergi dilimine girmesi mümkün. Böylece herhangi bir vergi oranı artırılmadan da kişinin üzerindeki vergi yükü artabiliyor.

Raporda bu durum Birleşik Krallık, Güney Afrika ve Hollanda örnekleri üzerinden ele alınıyor. Türkiye ise bu ülkeler arasında sayılmıyor. Dolayısıyla OECD’nin Türkiye bakımından doğrudan bir “mali sürüklenme” tespiti yaptığını söylemek doğru olmaz. Ancak rapor, özellikle yüksek enflasyon ortamında vergi tarifelerinin enflasyon karşısındaki durumunun neden önemli olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.

Ancak OECD Türkiye açısından net bir tespitte bulunmasa da ülkemizde mali sürüklenme etkisinin var olduğunu pekâlâ söyleyebilirim.

Dolaylı vergilerimiz OECD nezdinde de çok yüksek

OECD’nin vergi yapısına ilişkin karşılaştırmasında Türkiye açısından her daim dikkat çeken bir husus var: dolaylı vergilerin ağırlığı.

OECD genelinde vergi gelirlerinin GSYH’ye oranı 2024 yılında ortalama yüzde 33,7’den yüzde 34,1’e yükselmiş. Verisi bulunan 36 OECD ülkesinin 22’sinde bu oran artarken 13’ünde azalmış, bir ülkede ise değişmemiş.

Ancak asıl dikkat çekici olan vergilerin hangi kaynaklardan toplandığıdır. Çünkü ülkelerin vergi yapıları arasında önemli farklılıklar var. Bazı ülkelerde gelir ve kurumlar vergileri, bazılarında sosyal güvenlik katkıları, bazılarında ise KDV ve ÖTV gibi mal ve hizmetler üzerinden alınan vergiler daha ağırlıklı. OECD de gelir düzeyi yükseldikçe kişisel gelir vergileri ile sosyal güvenlik katkılarının ağırlığının genel olarak arttığını; orta ve düşük gelirli ülkelerde ise mal ve hizmetler üzerinden alınan vergilerin daha önemli bir gelir kaynağı olduğunu belirtiyor.

Türkiye’nin yeri de bu açıdan oldukça kritik bir noktadadır. Raporun 16’ncı sayfasındaki Şekil 2.2’de Türkiye, gelir vergilerinin ya da sosyal güvenlik katkılarının baskın olduğu ülkelerden ziyade mal ve hizmetler üzerinden alınan vergilerin ağırlığının yüksek olduğu ülkeler arasında yer alıyor.

Aslında bu, bizim uzun zamandır bildiğimiz bir mesele. Ancak OECD’nin ülkeleri yan yana koyduğu grafikte Türkiye’nin konumunu görmek, dolaylı vergilerin vergi sistemimizdeki ağırlığını bir kez daha açık biçimde ortaya koyuyor.

Mevduat, fon ve tahvil gelirlerinde düşük stopaj dönemi sona erdi

Türkiye’ye ilişkin rapordaki en somut tespitlerden biri sermaye gelirlerinin vergilendirilmesi konusundadır.

OECD, Türkiye’nin 2020-2025 döneminde çeşitli sermaye gelirleri için uyguladığı indirimli stopaj oranlarını sona erdirdiğini ve stopaj oranlarını artırdığını belirtiyor.

Raporda oranlar da ayrıntılı biçimde veriliyor. Buna göre özel sektör tahvillerinden elde edilen gelirlerde stopaj oranı, vadesi bir yıla kadar olanlarda yüzde 15, bir yıl ve üzerindeki vadelerde yüzde 10. Yatırım fonu katılma paylarından elde edilen gelirlerde ise oran yüzde 17,5.

Mevduat faizlerinde de vadeye göre farklı oranlar uygulanıyor. Altı aya kadar vadeli mevduatta yüzde 17,5, bir yıla kadar vadede yüzde 15, bir yıldan uzun vadede ise yüzde 10 stopaj söz konusu. Varlığa ve ipoteğe dayalı menkul kıymetlerden elde edilen gelirlerde uygulanan oran da yüzde 10.

Buna karşılık devlet tahvili, Hazine bonosu ve kira sertifikalarından elde edilen gelir ve kazançlara uygulanan geçici yüzde sıfır stopajın süresi uzatılmış.

Dolayısıyla burada yön oldukça açık. OECD de Türkiye’yi kişisel sermaye gelirlerinde vergi oranlarını artıran ülkeler arasında sınıflandırıyor.

Başka bir ifadeyle, 2020 sonrasında çeşitli sermaye gelirleri için uygulanan düşük stopaj oranlarından kademeli olarak geri dönülmüş durumda.

Kira gelirlerinde de vergi tabanı genişledi

Raporda Türkiye açısından dikkat çeken ikinci konu kira gelirlerinin vergilendirilmesidir.

OECD, 2025 yılında bazı ülkelerin konut kiralamalarına ilişkin vergi avantajlarını genişlettiğini, bazı ülkelerin ise mevcut avantajları daralttığını belirtiyor. Türkiye ikinci grupta yer alıyor.

Rapora göre Türkiye, konut kredileri ve ipotekler için ödenen faizlerin kira gelirinden indirilmesi imkânını kaldırdı. OECD de bu düzenleme nedeniyle Türkiye’yi kira gelirlerine yönelik mevcut vergi avantajlarını azaltan ülkeler arasında gösteriyor.

Bunun vergisel sonucu oldukça açık. İndirilebilecek gider tutarının azalması, diğer koşullar aynı kaldığında vergilendirilecek kira gelirinin, yani vergi matrahının artması anlamına geliyor.

Dolayısıyla sermaye gelirlerinden sonra kira gelirlerinde de benzer bir yön görüyoruz: vergi tabanı genişletiliyor.

Dijital hizmet vergisinde ise tersine bir hareket var

Türkiye’ye ilişkin dikkat çeken bir başka başlık dijital hizmet vergisidir.

OECD raporuna göre Türkiye, dijital hizmet vergisi oranını yüzde 7,5’ten 2026 yılı için yüzde 5’e, 2027 yılı için ise yüzde 2,5’e indirdi.

Bu düzenleme, yukarıda değindiğimiz sermaye ve kira gelirlerindeki vergi tabanını genişletici adımların aksine, dijital hizmetlerin vergilendirilmesinde yükün kademeli olarak azaltılması anlamına geliyor.

Rapora bakıldığında ülkelerin dijital ekonominin vergilendirilmesi konusunda aynı yönde hareket etmediği de görülüyor. Bir tarafta dijital faaliyetlerden elde edilen vergi gelirlerini artırmaya yönelik düzenlemeler yapılırken diğer tarafta bazı ülkeler mevcut vergileri kaldırıyor ya da oranları düşürüyor. Örneğin Kanada dijital hizmet vergisini kaldıracağını açıklarken Kenya da dijital varlık transferlerine uyguladığı yüzde 3 oranındaki vergiyi kaldırmış durumda.

Türkiye ise dijital hizmet vergisini tamamen kaldırmak yerine oranı kademeli olarak aşağı çeken ülkeler arasındayer alıyor.

Yatırım teşviklerinde OECD'nin ifadesi oldukça net: Türkiye sistemi sıkılaştırdı

Bence raporun Türkiye açısından en göze çarpan ifadelerinden biri yatırım teşvikleri bölümündedir.

OECD’nin Türkiye için kullandığı ifade oldukça net: “Türkiye tightened its discounted corporate tax regime.”Yani Türkiye, yatırım teşvik belgeleri kapsamında uygulanan indirimli kurumlar vergisi sistemini sıkılaştırdı.

OECD bu kapsamda üç değişikliği özellikle vurguluyor. İndirimli kurumlar vergisinin uygulanabileceği süre on yılla sınırlandırıldı. Yeni yatırım teşvik belgelerinde kurumlar vergisi indirim oranı yüzde 60 olarak belirlendi. Ayrıca kullanılamayan yatırıma katkı tutarlarının sonraki dönemlere taşınması imkânı kaldırıldı.

Bu düzenlemeler rapordaki genel eğilimle birlikte okunduğunda daha da dikkat çekici hale geliyor. Çünkü OECD, birçok ülkenin 2025 yılında kurumlar vergisi matrahını daraltan yatırım teşviklerini kullanmaya devam ettiğini; özellikle Ar-Ge, yeni teknolojiler ve stratejik sektörlere yönelik teşviklerin öne çıktığını belirtiyor.

Türkiye’de ise OECD’nin rapora taşıdığı önemli değişikliklerden biri, mevcut yatırım teşvikinin kullanım koşullarını sıkılaştıran bir düzenleme olmuş.

Dolayısıyla burada “Türkiye dünyadaki eğilimin tam tersine gitti” demek biraz iddialı olur. Ancak OECD’nin genel olarak yatırım teşviklerinin genişletilmesine yönelik adımlara dikkat çektiği bir dönemde, Türkiye için özellikle indirimli kurumlar vergisi rejiminin sıkılaştırıldığını vurgulaması önemli.

Küresel asgari kurumlar vergisinde Türkiye öncü grupta

Bir diğer önemli başlık OECD’nin İkinci Sütun (Pillar Two) olarak adlandırdığı küresel asgari kurumlar vergisiuygulaması.

OECD’nin raporundaki tabloda Türkiye, küresel asgari vergi mevzuatı 2024 itibarıyla yürürlükte olan ülkelerarasında yer alıyor. Aynı grupta Almanya, Fransa, İtalya, Japonya, Güney Kore, Hollanda, İsveç ve Birleşik Krallık gibi ülkeler de bulunuyor.

Dolayısıyla Türkiye, çok uluslu şirketlerin kazançlarının belirli bir asgari düzeyde vergilendirilmesini amaçlayan bu yeni uluslararası vergi sistemini mevzuatına erken dönemde taşıyan ülkelerden biri olmuştur.

Bu nokta önemli. Çünkü küresel asgari kurumlar vergisiyle birlikte çok uluslu şirketlerin vergilendirilmesi artık yalnızca ülkelerin kendi kurumlar vergisi politikalarıyla sınırlı bir mesele değil. OECD/G20 çerçevesinde geliştirilen uluslararası kurallar da bu alanın giderek daha önemli bir parçası haline geliyor.

Türkiye de OECD’nin tablosuna göre bu yeni yapıyı mevzuatına geçiren ülkeler arasındadır.

KDV’de yeni istisnalar var

OECD, Türkiye’nin 2025 yılında KDV alanında yaptığı bazı değişiklikleri de ayrıca kayda geçirmiş.

Rapora göre savunma ve iç güvenlikle görevli kamu kurumlarına teslim edilen bazı araçlar KDV’den istisna edilmiş. Ayrıca bazı vakıfların gayrimenkul işlemlerine yönelik KDV istisnaları da raporda yer alıyor.

Bir diğer düzenleme ise Türkiye’de gerçekleştirilecek büyük uluslararası spor organizasyonlarıyla ilgili. OECD; 2026 UEFA Avrupa Ligi Finali, 2027 UEFA Konferans Ligi Finali ve 2032 UEFA Avrupa Futbol Şampiyonasıkapsamında geçici KDV istisnaları getirildiğini belirtiyor.

Bunun yanında İstanbul Sismik Riskin Azaltılması ve Acil Durum Hazırlık Projesi kapsamındaki teslimlere yönelik KDV istisnasının süresi de 31 Aralık 2035’e kadar uzatılmış.

Dolayısıyla KDV tarafında genel bir istisna genişlemesinden ziyade, savunma ve iç güvenlik, belirli vakıf işlemleri, uluslararası spor organizasyonları ve deprem riskinin azaltılması gibi belirli alanlara yönelik istisnalar dikkat çekiyor.

Türkiye ile dünya aynı yöne mi gidiyor?

Raporun bütününe bakınca 2025 yılını tek yönlü bir “vergileri artırma yılı” olarak nitelendirmek pek mümkün değil.

Ülkeler bir taraftan bütçe gelirlerini artırmaya çalışırken diğer taraftan yatırım, büyüme, istihdam ve hayat pahalılığı gibi nedenlerle çeşitli vergi avantajlarını koruyor ya da yeni düzenlemeler yapıyor. Dolayısıyla vergi politikasında tek bir yön yerine, ülkelerin ekonomik ve mali ihtiyaçlarına göre farklılaşan bir tablo var.

Kurumlar vergisi bunun iyi bir örneği. OECD verilerine göre 2025 yılında 145 ülke ve yargı alanındaki ortalama birleşik kurumlar vergisi oranı yüzde 21,2 düzeyinde. 2000 yılında bu oran yüzde 28 idi. Ancak OECD, kurumlar vergisi oranlarında uzun yıllardır devam eden bu düşüş eğiliminin artık durmuş olabileceğine dikkat çekiyor.

KDV tarafında ise başka bir eğilim öne çıkıyor: dijitalleşme. OECD’ye göre ülkeler KDV uyumunu ve vergi idarelerinin risk yönetimini güçlendirmek amacıyla elektronik fatura ile gerçek veya gerçeğe yakın zamanlı işlem bildirim sistemlerini giderek daha fazla kullanıyor.

Dolayısıyla dünyadaki vergi politikası tartışması artık yalnızca “hangi verginin oranını artıralım ya da azaltalım?”sorusundan ibaret değil.

Vergi tabanının genişletilmesi ya da daraltılması, istisna ve teşviklerin yeniden düzenlenmesi, vergi süreçlerinin dijitalleştirilmesi ve çok uluslu şirketlerin vergilendirilmesine yönelik yeni uluslararası kurallar da en az vergi oranları kadar önemli hale gelmiş durumda.

Türkiye açısından sonuç ne?

OECD raporundan Türkiye açısından benim çıkardığım tablo şu: 2025 yılında vergi politikasında tek bir yön yok.

Bir tarafta vergi yükünü artıran ya da vergi tabanını genişleten düzenlemeler var. Sermaye gelirlerinde düşük stopaj oranlarından geri dönülmüş, kira gelirlerinde bir gider imkânı kaldırılmış ve yatırım teşvik belgelerine bağlı indirimli kurumlar vergisi uygulaması sınırlandırılmış. Diğer tarafta dijital hizmet vergisinin oranı kademeli olarak aşağı çekilmiş, belirli alanlarda yeni KDV istisnaları getirilmiş. Türkiye ayrıca küresel asgari kurumlar vergisi mevzuatını yürürlüğe koyan ülkeler arasında yerini almış durumda.

Ancak bence raporun Türkiye açısından asıl düşündürücü tarafı yapılan tek tek vergi düzenlemelerinden çok, bu düzenlemelerin nasıl bir vergi sistemi içinde yapıldığıdır.

Türkiye, OECD’nin 2025 fotoğrafında hem enflasyonun merkez bankası hedefinin üzerinde kaldığı hem de politika faizlerinin yüksek ya da kısıtlayıcı seviyelerde bulunduğu ülkeler arasında. Üstelik vergi sistemimizde mal ve hizmetler üzerinden alınan vergilerin, yani dolaylı vergilerin ağırlığı da devam etmektedir.

Bu noktada asıl tartışılması gereken mesele, vergi oranlarını artırmanın ya da yeni istisnalar getirmenin çok ötesine geçiyor.

Çünkü yüksek enflasyonun vergi tarifeleri üzerinden mükellefin yükünü artırabildiği, dolaylı vergilerin ağırlığını koruduğu ve yatırım teşviklerinin kullanım koşullarının sıkılaştırıldığı bir sistemde “daha fazla vergi geliri” ile “daha iyi bir vergi sistemi” aynı şey değildir.

Sanıyorum Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve kurmayları, daha fazla vergi gelirini daha iyi bir vergi sistemi olarak görüyorlar. Eğer öyleyse bunun çok ciddi bir yanılgı olduğunu buradan hatırlatmak isterim. Çünkü vergi politikasının başarısı yalnızca ne kadar vergi toplandığıyla değil, o verginin kimden, hangi gelirden ve hangi yöntemle toplandığıyla ölçülür.

T24.com | Murat BATI