AİHM, kamulaştırma bedelinin yeterliliğini Ek 1 No.lu Protokol md.1 kapsamında inceleyerek mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verdi.
Karar kamulaştırmaya ilişkin; ancak ortaya koyduğu hukuki yaklaşımın etkisi bununla sınırlı değil. Devletin vergi iadesi, kamulaştırma bedeli, tazminat veya başka bir hukuki sebeple para ödeme yükümlülüğü doğduğunda, ödemenin gecikmesi alacağın reel değerini azaltabilir. Türkiye’de uzun süredir devam eden yüksek enflasyon, konuyu diğer kamu ödemelerinin yanı sıra vergi iadeleri bakımından da önemli hale getirmektedir.
AİHM: Gecikmenin ekonomik sonucu hesaba katılmalı
Son karara konu olayda taşınmaz 1963’te kamulaştırma amaçlı kısıtlamaya tabi tutulmuş, idare 1972’de taşınmaza el koymuş, 1975’te kamulaştırma kararı vermiş, bedel ise ancak 1986’da belirlenmiştir. Başvurucular aynı yıl yargı yoluna gitmiştir. AİHM, 1975-1986 arasındaki on bir yılı aşkın gecikmenin başvuruculara yüklenemeyeceğini ve bu dönem için enflasyon düzeltmesi yapılmamasının başvuruculara orantısız külfet yüklediğini kabul etmiştir.
AİHM’in reel değer kaybı konusuna yaklaşımı yeni değildir. 26.01.2010 tarihli Zeytinli/Türkiye kararında da kamulaştırma alacağının geç ödenmesi nedeniyle ortaya çıkan mali kayıp mülkiyet hakkı kapsamında incelenmiştir. Vergi hukukuna daha yakın Eko-Elda AVEE/Yunanistan kararında ise haksız tahsil edilen verginin uzun süre sonra faizsiz iade edilmesi nedeniyle Ek 1 No.lu Protokol md.1’in ihlal edildiğine karar verilmiştir. AİHM nominal faiz ödenmesinden ziyade, gecikmenin alacağın ekonomik değerini azaltıp azaltmadığı ve kullanılan telafi mekanizmasının bu kaybı gidermede yeterli olup olmadığına odaklanmaktadır.
Anayasa Mahkemesi de reel kaybı esas alıyor
AYM 10.02.2011 tarihli E.2008/58, K.2011/37 sayılı kararında, fazla veya yersiz tahsil edilen vergilerin iadesinde faizin gerekli bilgi ve belgelerin tamamlanmasını izleyen üç aylık sürenin sonundan işlemeye başlamasını Anayasa’ya aykırı bulmuştur. Mahkeme, enflasyon ortamında geç iadenin mükellef açısından ekonomik eksilmeye, idare açısından ise karşılıksız yararlanmaya yol açabileceğini vurgulamıştır.
08.07.2025 tarihli Caner Şafak kararında ise sorunu daha genel bir alacak meselesi olarak ele almış; özel hukuk ilişkisinden doğan alacağın enflasyon nedeniyle değer kaybını giderecek etkili bir hukuk yolunun bulunmamasını, mülkiyet hakkıyla bağlantılı etkili başvuru hakkının ihlali saymış ve pilot karar usulünü uygulamıştır. Dolayısıyla, AYM de ciddi reel kaybın giderilebilmesini sağlayacak etkili bir mekanizmanın bulunmasını aramaktadır.
Vergi iadelerinde tecil faizi yeterli mi?
VUK md.112, fazla veya yersiz tahsil edilen vergiler ile vergi kanunları gereğince iadesi gereken vergilerin iadesinde tecil faizi oranını esas almaktadır. Danıştay da, 10.03.2021 tarihli kararında (VDDK, K.2021/3), 15.06.2012’den sonra tahsil edilip yargı kararıyla iade edilmesi gereken vergiler için yalnız “yasal/kanuni faiz” istenmişse talebin tecil faizi olarak anlaşılması gerektiğine karar vermiştir.
Tecil faizi bugün yıllık %39’dur. Ağustos 2026 itibarıyla yıllık TÜFE %31,51, Yİ-ÜFE %27,95’tir. Bugün tecil faizi her iki göstergenin de üzerindedir. Ancak özellikle 2021-2023 döneminde %15 ve %24 olarak uygulanan tecil faizinin resmi enflasyon göstergelerinin gerisinde kaldığı dönemler olmuştur. Geçmiş yıllara ilişkin uzun süren vergi uyuşmazlıklarında reel değer kaybı sorunu bu nedenle güncelliğini korumaktadır.
Danıştay’ın yaklaşımındaki bir başka önemli nokta, faiz alacağının kendisindeki değer kaybıdır. VDDK, 06.03.2024 tarih ve K.2024/104 sayılı kararında, hükmedilmiş faiz alacağına ayrıca faiz yürütülmesini kabul etmemiş; kamu hukukunda açık düzenleme bulunmadığını ve faize faiz yürütülmesinin kural olarak yasak olduğunu belirtmiştir. Bu yaklaşımda, ilk faiz tutarının uzun yargılama süresinde reel değer kaybına uğradığı durumlarda, bu kaybın faize yeniden faiz yürütülmesi yoluyla telafisi mümkün olmamaktadır.
Reel değer kaybı nasıl ölçülmeli?
Reel kayıp, tek bir yıllık oranla değil, alacağın ödenmesi gereken tarih ile fiili ödeme tarihi arasındaki dönem esas alınarak değerlendirilmelidir. Caner Şafak kararında AYM’nin TÜİK verilerine başvurması, TÜFE’nin objektif bir referans olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Belirleyici olan, somut olayda ödenen faiz ile aynı dönemde ortaya çıkan kümülatif değer kaybının karşılaştırılmasıdır.
Ulusal ve uluslararası kararlardan ortaya çıkan içtihat çizgisi şudur: Kamu makamlarından kaynaklanan gecikme nedeniyle bir para alacağı ciddi reel değer kaybına uğruyorsa, yalnız nominal tutarın ve şeklen belirlenmiş bir faizin ödenmesi her durumda yeterli değildir. Mülkiyet hakkı bakımından esas olan, hak sahibine orantısız bir ekonomik külfet yüklenip yüklenmediği ve hukuk düzeninin bu kaybı etkili biçimde giderecek bir mekanizma sağlayıp sağlamadığıdır. VUK md.112 bu bağlamda değerlendirilmelidir.