Reuters’te geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir analizde büyük ekonomilerde enflasyondan arındırılmış uzun vadeli borçlanma maliyetlerinin son on yılı aşkın dönemin en yüksek seviyelerine ulaştığının altı çizilerek, bunu besleyen unsurlardan birinin de YZ yatırımlarının yarattığı devasa sermaye ihtiyacı olduğu belirtildi. O halde YZ sadece bir verimlilik hikayesi değil aynı zamanda küresel fon piyasasında rekabeti hızlandıran bir yatırım dalgası.
Reel faizler son on yılın zirvesinde . . .
ABD’de 30 yıllık tahvillerin reel getirisi (enflasyondan arındırılmış) yüzde 3 ile yaklaşık 18 yılın zirvesine yaklaşırken, İngiltere ve Almanya’da da uzun vadeli reel getiriler son on yılı aşkın dönemin en yüksek seviyelerinde. Bunun çeşitli nedenleri var. İlk sırada artan kamu borçlanması yer alıyor. Yüksek bütçe açıklarını finanse etmek isteyen hükümetlerin daha fazla tahvil ihraç etmesi, piyasadaki tahvil arzını artırırken yatırımcıların da bu tahvilleri almak için daha yüksek getiri talep etmesine neden oluyor. ABD’de bütçe açığının GSYH’nin yaklaşık yüzde 6’sına ulaşması bu baskının en önemli örneklerinden biri. Son 50 yılın yaklaşık yüzde 3.8 olan ortalamasına göre önemli bir artış söz konusu.
Buna ek olarak, uzun vadeli risk algısı da değişiyor. Piyasalarda sadece merkez bankalarının olası faiz kararları değil; jeopolitik riskler gölgesinde enflasyon riski, kamu borçlarındaki artış görünümü ve bir süre daha yüksek kalacak faiz ortamı da fiyatlanıyor. Tüm bu riskler de yatırımcıların uzun vadeli tahvilleri taşımak için daha yüksek bir risk primi istemesine yol açıyor. Bu geleneksel unsurların yanına artık yeni ve hızla artan bir sermaye talebi daha ekleniyor: yapay zekâ.
Sermaye piyasalarının yeni büyük oyuncusu fonlama maliyetlerini daha da yukarı çekecek . . .
Veri merkezlerinden çiplere, elektrik üretiminden şebeke yatırımlarına kadar uzanan YZ altyapısını finanse etmek için teknoloji şirketlerinin yüz milyarlarca dolarlık kaynağa ihtiyacı var. Bu koşullarda teknoloji şirketlerinin artık tahvil ve kredi piyasalarına daha fazla yöneldikleri de görülüyor. Rakamlar gerçekten devasa boyutta.
Morgan Stanley’nin yayınladığı bir rapora göre küresel YZ bağlantılı borç ihracı 2026’nın ilk beş ayında yaklaşık 236 milyar dolara ulaşırken, bu rakamın geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre yaklaşık dört katı olduğunun altı çiziliyor. Yılın tamamında ise borçlanmanın 570 milyar dolara yaklaşması bekleniyor. Morgan Stanley raporunda, büyük teknoloji şirketlerinin sermaye harcamalarının 2027’de 1 trilyon doları aşabileceği öngörülüyor.
Alphabet, Amazon, Microsoft ve Meta gibi büyük teknoloji şirketlerinin yalnızca bu yılki yatırım harcamalarının yaklaşık 700 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor. JPMorgan Asset Management’ın hesaplamalarına göre büyük teknoloji şirketlerinin YZ yatırımlarının faaliyetlerden yarattıkları nakit akışına oranı 2023’te yüzde 33 iken 2026’da yüzde 93’e kadar yükselmiş durumda. Bu da teknoloji şirketlerinin önümüzdeki dönemde dış finansmana daha fazla başvuracağı anlamına geliyor.
Riskler kadar fırsatlar da büyüyor...
YZ yatırımlarında asıl mesele artık ne kadar para harcandığından çok, bu sermayenin ne kadar verimlilik yaratacağı. Burada iki farklı senaryo öne çıkıyor. Eğer YZ kullanımı beklendiği şekliyle şirketlerin maliyetlerini düşürür, verimliliği ve gelirleri artırırsa, bugün yapılan büyük yatırımların karşılığı alınabilir. Üstelik kazananlar yalnızca YZ teknolojisini geliştiren şirketler olmayabilir. Rekabet YZ hizmetlerini ucuzlattıkça, finans, sağlık, sanayi ve perakende gibi teknolojiyi kullanabilen sektörler de bu pastadan pay alabilir.
Olumsuz senaryoda ise risklerin etki alanı daha da genişleyebilir. Şirketler YZ yatırımlarından bekledikleri geliri ve verimlilik artışını sağlayamazsa yüksek sermaye harcamalarının hızla sorgulanmaya başlanacağı, sadece teknoloji şirketlerini değil; çiplerden veri merkezlerine, enerjiden elektrik altyapısına kadar YZ yatırım döngüsünden beslenen geniş bir ekosistemi etkileyecek olumsuz bir tablo ortaya çıkabilir.
Yüksek reel faizlerin devam etmesi de bu baskıyı artırarak özellikle yüksek değerlemeli ama nakit akışı zayıf şirketlerde daha sert fiyat düzeltmelerine neden olabilir. Dolayısıyla hangi şirketin ne kadar YZ yatırımı yaptığından ziyade, bu yatırımların nakit akışına dönüşü ilk kriter olacak. Özetle, YZ’ye yatırım yapmak değil, YZ yatırımını sürdürülebilir nakit akışına dönüştürenler zirvede kalacak.