2026’ya girerken dünya ekonomisinin ana senaryosu açıktı: Enflasyon düşecek, merkez bankaları faiz indirecek, tahvil getirileri gerileyecek, kredi ucuzlayacak ve şirketler 2027’ye daha rahat finansman koşullarıyla girecekti.
Bugün ise bunun tersini konuşuyoruz.
ABD’de uzun vadeli tahvil faizleri yeniden yükselirken Fed için faiz artırımı senaryoları güçleniyor. Avrupa ve Japonya’da da para politikasının yeniden sıkılaşabileceği tartışılıyor. Sorun artık yalnız politika faizinin seviyesi değil; dünyada sermayenin fiyatının yapısal olarak yüksek kalma ihtimali. 2027’nin büyük sürprizi petrolün 120 dolar olması değil, ucuz paranın hiç geri dönmemesi olabilir.
Para bitmedi, ucuz para kıtlaşıyor
Bugünkü yüksek faizleri yalnız merkez bankalarıyla açıklamak eksik kalır.
ABD’nin yüksek kamu borcu ve bütçe açıkları daha fazla tahvil arzı yaratıyor. Avrupa savunma ve altyapı yatırımlarını artırıyor. Enerji dönüşümü yüz milyarlarca dolar sermaye gerektiriyor. Teknoloji şirketleri ise AI veri merkezleri, çipler ve enerji altyapısı için devasa finansman arıyor.
Aynı sermaye havuzunun başında artık devletler, teknoloji şirketleri, enerji yatırımları ve gelişmekte olan ülkeler var.
Para bitmedi. Fakat ucuz para için rekabet sertleşti.
Petrol sadece depoyu değil, faizi de pahalandırıyor
Enerji şoku bu baskıyı büyütüyor. Petrolün yüksek seviyelerde kalması yalnız akaryakıtı değil; navlun, plastik, gübre, kimya ve üretim maliyetlerini de artırıyor.
Mekanizma basit:
Petrol ↑ → Enflasyon ↑ → Faiz indirimi alanı ↓ → Tahvil faizi ↑ → WACC ↑ → Yatırım ↓
Petrol birkaç ay içinde yeniden gerileyebilir. Fakat enerji şoku küresel risksiz faizi uzun süre yüksek tutarsa yatırım kararları yıllarca etkilenebilir.
Türkiye’de denklem
daha sert
Türkiye açısından mesele çok daha somut.
TCMB 10 Eylül’de politika faizini %37’de sabit tuttu.
Banka aynı açıklamada iç talebin zayıf seyrettiğini, buna karşın yüksek enerji fiyatlarının enflasyon görünümü üzerinde yukarı yönlü risk oluşturduğunu belirtti.
Yani Türkiye aynı anda iki zıt baskıyla karşı karşıya:
Büyüme ve iç talep zayıflıyor → faiz indirimi ihtiyacı artıyor.
Ama:
Enerji ve dış fiyat baskısı yükseliyor → faiz indirimi alanı daralıyor.
Üstelik TCMB’nin Eylül Piyasa Katılımcıları Anketi’nde yıl sonu enflasyon beklentisi %29,61, yıl sonu USD/TL beklentisi 51,57, 2026 büyüme beklentisi ise %3,0 seviyesinde. 12 ay sonrası kur beklentisi 58,60 TL.
Bu rakamlar Türk şirketinin 2027 bütçesine doğrudan giriyor.
Örneğin bugün 100 milyon dolar döviz açık pozisyonu bulunan bir şirket için USD/TL’nin 48 yerine 52 olması yaklaşık 400 milyon TL ilave bilanço etkisi yaratır.
Yıllık 2 milyar TL işletme sermayesi finansmanı kullanan bir şirketin kredi maliyetinin 5 puan daha yüksek kalması ise yaklaşık 100 milyon TL ilave yıllık finansman gideri demektir.
Dolayısıyla “TCMB birkaç puan faiz indirirse şirket rahatlar” yaklaşımı fazla basit kalıyor.
TCMB indirse bile şirketin faizi düşmeyebilir
Türk şirketinin gerçek sermaye maliyetini üç ana unsur belirliyor:
Küresel risksiz faiz + Türkiye risk primi + şirket risk primi.
TCMB politika faizini düşürebilir. Fakat ABD tahvil faizleri yüksek kalır ve küresel yatırımcı daha yüksek getiri isterse Türk şirketinin eurobond veya sendikasyon maliyeti aynı hızda gerilemez.
Bu nedenle 2027’de özellikle döviz borçlu, düşük marjlı ve yüksek işletme sermayesi ihtiyacı olan şirketler daha kırılgan olacak.
İhracatçı şirket için de denklem otomatik olarak olumlu değil. Kur artışı gelirleri destekleyebilir; ancak ithal ara malı, enerji ve döviz borcu yüksekse kur avantajının önemli bölümü maliyet tarafında geri alınabilir.
2027 bütçelerinin en tehlikeli varsayımı: “Faiz nasıl olsa düşer”
Türkiye’de şirketlerin büyük bölümü şu haftalarda 2027 bütçelerini hazırlıyor.
Tek senaryolu bütçe artık yeterli değil.
En az üç tablo kurulmalı:
Baz senaryo: Enflasyon düşer, TCMB kontrollü indirim yapar, dış faizler yüksek ama istikrarlı kalır.
Stres senaryosu: Enflasyon %30 çevresinde yapışkan kalır, USD/TL piyasa beklentisinin üzerine çıkar, dış finansman pahalı kalır.
Şok senaryosu: Enerji fiyatları yeniden yükselir, kur geçişkenliği artar, TCMB beklenenden daha uzun süre sıkı kalır.
Her senaryoda beş KPI izlenmeli:
Serbest nakit akışı, net borç/ FAVÖK, faiz karşılama oranı, nakit dönüş süresi ve ROIC/WACC farkı.
Yeni CFO Denklemi: ROIC (Sermayenin getirisi) > WACC (Sermayenin Maliyeti)
Bir şirketin yatırım getirisi %25 olabilir. Ancak sermaye maliyeti %30 ise büyüyen şirket ekonomik değer yaratmıyor olabilir.
2027’de yönetim kurulunun sorması gereken soru bu nedenle:
“Ne kadar büyüyeceğiz?” değil, “Büyümek için kullandığımız sermayenin maliyetini aşabilecek miyiz?”
Türkiye gibi yüksek faizli ekonomilerde bu fark kritik.
Ciroyu %30 artırıp finansman giderini %50 artırmak başarı değildir.
Nakit artık likidite değil, stratejik güç
Yüksek faiz ortamında stok, alacak ve nakit yönetimi doğrudan kârlılık konusudur.
Yıllık 3 milyar TL satış yapan bir şirkette tahsilat süresini yalnızca 15 gün kısaltmak yaklaşık 123 milyon TL işletme sermayesini serbest bırakabilir.
Bu para bankadan borçlanılmak zorunda kalınmazsa, yüksek faiz ortamında onlarca milyon liralık finansman gideri ortadan kalkabilir.
Dolayısıyla 2027’nin şirket stratejisi yalnız satış büyütmek değil:
stoku hızlandırmak, tahsilatı kısaltmak, borcu azaltmak, döviz pozisyonunu yönetmek ve sermayeyi yüksek getirili işlere yönlendirmek olmalı.
2008 sonrası dünya şirketlere ucuz parayla büyümeyi öğretti.
2027 dünyası ise sermayenin yeniden kıymetli olduğu bir dönem olabilir.
2027’de büyük olmak yetmeyecek. Borcunu çevirmek zorunda olmayan, yatırımını kendi nakdiyle finanse edebilen ve sermayenin maliyetinden daha yüksek getiri üreten şirketler kazanacak.
Çünkü pahalı para çağında nakit, şirketin kasasında duran para değil; rekabet üstünlüğüdür.
Son sözler: “İnsanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil. İstemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır”J.J.Rousseau
“Çağın vebası; Yüzler yürekleri hiç benzemiyor” Anonim
Şevket Sayılgan-Dünya