Asgari ücret, yeni işe başlayan ya da en niteliksiz iş gücüne verilen ücret değildir. Bu ifade hem hukuken hem de ekonomik gerçeklik bakımından yanlış bir yerden kurulmaktadır.
Asgari ücret; bir çalışanın barınma, gıda, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını, günün fiyatları üzerinden en düşük düzeyde karşılayabilmesini amaçlayan bir taban ücrettir.
Daha açık söylemek gerekirse; bir kişinin kirasını ödeyebildiği, karnını doyurabildiği, insanca yaşayabildiği, zaman zaman sinemaya ya da tiyatroya gidebildiği, temel giyim ihtiyacını karşılayabildiği bir gelir seviyesinden söz ediyoruz. Bu tanım bir yorum değil, Asgari Ücret Yönetmeliği’nin 4/d maddesinin açık ifadesidir.
Bugün gelinen noktada brüt asgari ücret 33.030,00 TL, net asgari ücret ise 28.075,50 TL’dir. Bu rakamların alım gücü karşısında ne ifade ettiğini ayrıca izah etmeye gerek yoktur.
Avrupa Birliği İstatistik Bürosu (Eurostat) tarafından yayımlanan 2026 yılı asgari ücret verileri de tabloyu açık biçimde ortaya koymaktadır. Lüksemburg 2.704 Euro ile zirvede yer alırken, İrlanda 2.391 Euro, Almanya ise 2.343 Euro ile onu takip etmektedir.
Listenin alt sıralarında Ukrayna 173 Euro, Moldova 319 Euro, Arnavutluk 517 Euro ve Bulgaristan 620 Euro ile yer almaktadır. Türkiye ise 654 Euro seviyesindeki aylık brüt asgari ücretle bu ülkelerin hemen üzerinde görünmektedir; ancak Avrupa’nın büyük çoğunluğu ile kıyaslandığında geride olduğu gerçeği ortadadır.
Daha da önemlisi şudur: 1 Ocak 2026 verilerine göre Türkiye 654 Euro ile 25. sıradaydı. O tarihte 1 Euro yaklaşık 50 TL idi. Bugün kur yaklaşık 54 TL seviyesindedir. Aynı ücret, bugünkü kurla hesaplandığında 33.030 TL brüt asgari ücret yaklaşık 611 Euroya düşmektedir. Yani kağıt üzerinde değil, fiilen bir gerileme var. Eurostat bugün yeniden bir sıralama yapsa, Türkiye’nin daha aşağıda yer alacağı açıktır.
Ülke içi fiyat endeksleriyle yapılan hesaplamalar da farklı bir sonuç üretmemektedir: tablo değişmemekte, yalnızca gerçeklik daha görünür hale gelmektedir.
Tüm bu tartışmanın kritik noktası ise 1 Ocak 2022’de yürürlüğe giren asgari ücret istisnasıdır. Bu düzenleme ile asgari ücret tutarına isabet eden ücret gelirleri, gelir ve damga vergisinden istisna edilmiştir. Ancak bu istisna yalnızca asgari ücretliyi değil, asgari ücretin üzerinde maaş alan milyonları da doğrudan etkilemektedir. Çünkü sistem gereği, tüm ücretlilerin asgari ücrete kadar olan kısmı vergiden istisna edilmektedir.
Dolayısıyla asgari ücret arttıkça, yalnızca işverenin maliyeti değil, Hazine’nin vergi kaybı da büyümektedir. Bu artık teknik bir detay değil, doğrudan bütçe dengesini etkileyen yapısal bir sorundur.
Hükümet yetkililerinin açıklamalarına göre asgari ücret istisnası nedeniyle 2024 yılında yaklaşık 677 milyar lira vergi kaybı oluşmuştur. 2025 yılı için bu tutarın 850 milyar lira olacağı açıklanmıştı. 2026 yılı için ise 1 trilyon 92 milyar liraya ulaşması beklenmektedir.
Ortada açık bir tablo vardır: Asgari ücret yükseldikçe, vergiden istisna edilen gelir tutarı genişlemekte; Hazine'nin gelir kaybı artmaktadır. Bu nedenle mesele yalnızca ücret artışı değil, doğrudan bütçe meselesidir.
Tam da bu noktada Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in yaklaşımı daha net anlaşılmaktadır. Bütçe disiplinini önceleyen bu yaklaşım, asgari ücret artışını yalnızca sosyal politika değil, aynı zamanda ciddi bir maliyet kalemi olarak görmektedir. Dolayısıyla olası bir artışa mesafeli duruşun arkasında, politik tercih kadar mali gerçeklik de bulunmaktadır.
Sonuç olarak asgari ücret tartışması yalnızca bir ücret tartışması değildir. Bir tarafta artan işveren maliyetleri, diğer tarafta büyüyen vergi istisnası nedeniyle oluşan bütçe kayıpları bulunmaktadır.
Ancak bütün bu mali hesapların merkezinde unutulmaması gereken bir gerçek vardır: Asgari ücret bir bütçe kalemi değil, milyonlarca insanın geçim kaynağıdır.
Bugün asgari ücretin artırılmasına yönelik çekinceler çoğu zaman işveren maliyetleri veya Hazine üzerindeki yük üzerinden açıklanmaktadır.
Oysa asgari ücretin amacı bütçe disiplinini korumak ya da vergi gelirlerini artırmak değildir. Asgari ücretin varlık nedeni, çalışanın insan onuruna yakışır bir yaşam sürdürebilmesini sağlamaktır. Nitekim Asgari Ücret Yönetmeliği de asgari ücreti tam olarak bu anlayış üzerine inşa etmiştir.
Elbette Hazine önemlidir. Elbette bütçe dengeleri gözetilmelidir.
Ancak bütçe disiplininin bedelini, zaten enflasyon karşısında alım gücü sürekli aşınan ücretlilere ödetmek de sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmaz.
Devletin görevi bütçeyi çalışanların aleyhine daraltmak değil, bütçe ile toplumsal refah arasında makul bir denge kurabilmektir.
Kaldı ki ücretlerin baskılanması kısa vadede bütçe rakamlarını iyileştirebilir. Ancak uzun vadede yoksullaşan çalışanlar, daralan iç talep ve bozulan gelir dağılımı nedeniyle ekonomiye çok daha ağır bir maliyet çıkarabilir. Bu nedenle asgari ücret artışı yalnızca bir gider kalemi olarak değil, toplumsal refahı, ekonomik canlılığı ve sosyal barışı koruyan bir araç olarak da değerlendirilmelidir.
Son tahlilde mesele, Hazine'nin ne kadar vergi kaybına uğrayacağı değil; tam zamanlı çalışan bir insanın emeğinin karşılığıyla insanca yaşayıp yaşayamayacağı meselesidir. Çünkü asgari ücretin nihai ölçüsü bütçe tabloları değil, çalışanın hayatıdır.