Avrupa’nın 2026 yılı ikinci yarısına ilişkin asgari ücret verileri Temmuz ayı sonunda açıklandı. Bu verilerin Türkiye açısından ne ifade ettiğini ve Avrupa sıralamasındaki yerimizi ayrıntılı olarak, 1 Ağustos’ta T24’te yayımlanan Avrupa asgari ücret verileri açıklandı: Türkiye dip sıralarda başlıklı yazımda değerlendirmiştim.
Her istatistik tablosu aslında bir dönemin hikâyesini anlatır. Bu tablo da son yıllarda uygulanan ekonomi politikalarının çalışanların hayatında nasıl bir karşılık bulduğunu gösteriyor.
Rakamlar nettir. Türkiye, 621 Euro’luk brüt asgari ücretle Avrupa’da yalnızca Bulgaristan, Arnavutluk, Moldova ve Ukrayna’nın üzerinde yer alıyor; başka bir ifadeyle 33 ülke arasında sondan beşinci sırada bulunuyor. Bu, sadece bir sıralama değildir. Aynı zamanda yıllardır yüksek enflasyonun, bozulan fiyat istikrarının ve emeğin satın alma gücünü koruyamayan ekonomi anlayışının ortaya çıkardığı tablodur.
Hiçbir ülke bir sabah uyandığında Avrupa’nın dip sıralarına düşmez. Bunun arkasında yılların birikimi, tercih edilen ekonomi politikaları ve ödenen toplumsal bedeller vardır. Asgari ücretin her geçen yıl biraz daha geçim ücreti olmaktan uzaklaşması da bu hikâyenin en görünür sonucudur.
Bu tabloyu yalnızca döviz kuruna bağlamak eksik bir değerlendirme olur. Aynı şekilde satın alma gücü paritesine sığınarak tabloyu olduğundan daha iyimser göstermeye çalışmak da gerçeği değiştirmez. Çünkü çalışanlar maaşlarını ne Eurostat tablolarıyla ne de ekonomik göstergelerle harcar.
Hayat, istatistiklerde değil; market raflarında, kira sözleşmelerinde, mutfak masasında ve ay sonunda cüzdanda kalan parayla yaşanır. Bir ücretin gerçek değeri de döviz karşılığıyla değil, insana nasıl bir yaşam sunduğuyla ölçülür.
Bugün ortaya çıkan tablo tesadüf değildir. Avrupa’nın dip sıralarında yer almamız, bir günde alınmış tek bir kararın değil; yıllardır uygulanan ekonomi politikalarının doğal sonucudur. Enflasyon kalıcı biçimde kontrol altına alınamadığı için ücret artışları daha yıl tamamlanmadan erimekte; kira, gıda, ulaşım ve enerji fiyatlarındaki durdurulamayan yükseliş, emeğin karşılığını her geçen gün biraz daha aşındırmaktadır.
Böyle bir düzende asgari ücret, yaşam standardını yükselten bir araç olmaktan çıkmakta; yalnızca hayat pahalılığının gerisinden koşan bir rakama dönüşmektedir. Yılın başında umutla açıklanan yeni ücretin, birkaç ay sonra yeniden yetersiz bulunması artık olağan karşılanıyorsa, sorgulanması gereken ücretin miktarı değil, o ücreti sürekli değersizleştiren ekonomi anlayışıdır.
Oysa gerek Asgari Ücret Yönetmeliği’nde gerekse benzer ülke uygulamalarında asgari ücretin amacı son derece açıktır. Asgari ücret; işçinin gıda, barınma, sağlık, ulaşım ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir yaşam düzeyini güvence altına almalıdır. Hukukun çizdiği çerçeve budur. Hayatın çizdiği tablo ise bambaşkadır. Bugün milyonlarca insan için asgari ücret, insanca yaşamayı mümkün kılan bir gelir olmaktan çıkmış; hangi temel ihtiyaçtan vazgeçileceğine karar verilen bir bütçeye dönüşmüştür. Bir zamanlar Tatile gidebilir miyim? diye düşünen insanlar, bugün kirayı mı ödeyeyim, çocuğumun okul masrafını mı karşılayayım, mutfak alışverişini nasıl yapayım? sorularıyla baş başa bırakılmaktadır. Asıl çelişki de burada yatmaktadır: Hukukun vaat ettiği yaşam ile ekonominin insanlara sunduğu yaşam artık aynı şey değildir.
Daha düşündürücü olan ise asgari ücretin çalışma hayatındaki yeri ve toplam çalışanlar içindeki payıdır. Gelişmiş ekonomilerde asgari ücret, çalışanı koruyan en alt güvence olarak kabul edilir; amaç, mümkün olduğunca az sayıda kişinin bu ücretle çalışmasıdır. Başarı, asgari ücreti artırmak değil, çalışanların büyük bölümünü asgari ücretin üzerine çıkarabilmektir. Türkiye’de ise zaman içinde bunun tam tersi bir tablo ortaya çıkmıştır. Asgari ücret, istisnai bir ücret olmaktan çıkmış; milyonlarca insanın geçim ücreti, birçok iş yerinin ise fiili ücret tarifesi hâline gelmiştir. Bu nedenle her yılın sonunda bütün ülke yeni asgari ücreti konuşmak zorunda kalmaktadır. Oysa sağlıklı bir ekonomide tartışılması gereken, asgari ücretin ne kadar artacağı değil; neden bu kadar çok insanın hâlâ asgari ücretle çalışmak zorunda kaldığıdır. Çünkü bir ülkede asgari ücret toplumun genel ücretine dönüşmüşse, sorun artık yalnızca ücrette değil; üretim yapısında, gelir dağılımında ve uygulanan ekonomi politikalarındadır.
Türkiye’nin bugün Avrupa’nın dip sıralarında yer almasının nedeni ne vatandaşın daha az çalışması ne de daha az üretmesidir. Bunun temel nedeni, yıllardır fiyat istikrarını sağlayamayan, yüksek enflasyonu kalıcı biçimde kontrol altına alamayan ve emeğin karşılığını koruyamayan ekonomi politikalarıdır.
Enflasyonun kronikleştiği bir düzende ücret artışları gerçek bir refah üretmez; yalnızca insanların kaybettiklerinin bir bölümünü geçici olarak telafi eder. Çünkü ücretler yılda bir ya da iki kez artarken, hayat pahalılığı neredeyse her gün artmaktadır. Bir tarafta maaşlar belirli aralıklarla güncellenirken, diğer tarafta fiyatlar durmaksızın yükseliyorsa, çalışan daha fazla kazandığını değil, her geçen gün biraz daha yoksullaştığını hisseder. Böyle bir düzende kazanan emek değil; enflasyon olur.
Bu nedenle mesele, Türkiye’nin Avrupa’da kaçıncı sırada olduğu değildir. O sıralama yalnızca bugünün fotoğrafıdır; önemli olan bizi o fotoğrafın içine sokan tercihleri görebilmektir. Çünkü hiçbir ülke bir gecede Avrupa’nın dip sıralarına düşmez. Bu tablo, yıllar içinde uygulanan ekonomi politikalarının, ertelenen yapısal reformların ve bedelini en çok dar gelirlinin ödediği tercihlerin doğal sonucudur.
Gerçek başarı, yılda bir ya da iki kez asgari ücreti artırmak değildir. Gerçek başarı; emeğin birkaç ay içinde enflasyon karşısında erimediği, çalışanların sürekli yeni bir ücret artışı beklemek zorunda kalmadığı, aldığı ücretle yalnızca ay sonunu değil geleceğini de planlayabildiği bir ekonomik düzen kurabilmektir. Çünkü refah, ücretlerin ne kadar arttığıyla değil; o ücretlerin satın alma gücünü ne ölçüde koruyabildiğiyle ölçülür. Bu nedenle esas mesele, Türkiye’nin Avrupa’da kaçıncı sırada olduğu değildir. Asıl mesele, çalışanların alın terinin karşılığını alıp alamadığıdır. Bir ülkede tam zamanlı çalışan insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor, çocuklarının geleceğini planlayabiliyor ve yarınından kaygı duymadan yaşayabiliyorsa, işte o zaman ekonomi gerçekten başarılıdır.
Güçlü ekonomi de çalışanlarını sürekli yeni bir ücret artışına mahkûm eden değil; emeğin değerini ve satın alma gücünü koruyabilen ekonomidir. Avrupa’nın dip sıralarında yer almamız bir kader değildir. Bu tablo, yıllardır uygulanan ekonomi politikalarının ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Dolayısıyla değişmesi gereken, sıralamadaki yerimiz değil; bizi o sıralamaya mahkûm eden ekonomi anlayışıdır.
Son yıllarda sıkça dile getirilen “asgari ücretten gelir ve damga vergisi alınmaması” da tek başına bir başarı ölçütü olarak sunulmamalıdır. Kuşkusuz bu düzenleme ücretliler açısından olumlu bir adımdır.
Ancak unutulmamalıdır ki 2022 yılından önce de Asgari Geçim İndirimi uygulaması bulunuyordu ve özellikle evli, eşi çalışmayan ve çocuklu birçok asgari ücretli zaten çok düşük tutarda gelir vergisi ödüyor, hatta üç çocuklu bir asgari ücretliden fiilen neredeyse hiç gelir vergisi alınmıyordu. Bugünkü istisna düzenlemesinin asıl etkisi, çoğu zaman asgari ücretin üzerinde gelir elde eden ücretliler lehine ortaya çıkmıştır.
Üstelik mesele yalnızca vergi değildir. Bir ücretlinin gelir vergisi ödememesi, o ücretin insanca yaşamaya yettiği anlamına gelmez. Vergi alınmayan bir ücret de yüksek enflasyon karşısında hızla değerini kaybedebilir. Bu nedenle başarı; vergiyi kaldırmakla değil, ücretin satın alma gücünü koruyabilmekle ölçülmelidir. Çalışanın cebine giren para artarken aynı hızla cebinden eriyerek çıkıyorsa, vergi istisnası tek başına refah üretmez.
Ezcümle, asgari ücret politikası yalnızca ücretin veya verginin tartışıldığı bir alan değildir. Asıl mesele, uygulanan ekonomi politikalarının emeği koruyup koruyamadığıdır. Çünkü sosyal devlet, vatandaşına yalnızca daha fazla ücret vaat eden değil; o ücretin değerini koruyabilen devlettir.