Faiz frene basıyor, enflasyon yolu uzatıyor, kur ise ekonominin direksiyonunu hassaslaştırıyor.
Türkiye ekonomisi 2026’nın ortasında üçlü bir baskı altında ilerliyor: yüksek faiz, dirençli enflasyon ve kontrollü ama kırılgan kur dengesi. Bu tablo yalnızca para politikasının değil; üretim yapısının, dış finansman ihtiyacının, güven sorununun ve küresel enerji şoklarının ortak sonucudur.
Ekonominin üçlü sıkışması
Türkiye ekonomisinin bugünkü fotoğrafı net: politika faizi %37 seviyesinde, yıllık enflasyon %32,61 düzeyinde, yıl sonu dolar/TL beklentisi ise 51 seviyesinin üzerinde. Bu üç gösterge birlikte okunduğunda ekonomi yönetiminin ne kadar dar bir koridorda yürüdüğü görülüyor.
Faizin yüksek tutulması, talebi soğutmak ve enflasyon beklentilerini kırmak açısından zorunlu görünüyor. Ancak yüksek faiz aynı zamanda kredi maliyetini artırıyor, yatırım iştahını zayıflatıyor, KOBİ’lerin finansmana erişimini güçleştiriyor ve iç talep üzerinden büyümeyi aşağı çekiyor. Türkiye’nin temel açmazı burada başlıyor: Enflasyonu düşürmek için ekonomiyi yavaşlatmak gerekiyor; fakat ekonomi fazla yavaşlarsa işsizlik, tahsilat sorunları ve şirket bilançolarında bozulma riski artıyor.
Bu nedenle bugünkü mesele sadece “faiz yüksek mi düşük mü?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Bu yüksek faiz, enflasyonu kalıcı olarak düşürecek kadar güven yaratıyor mu?
Enflasyon düşüyor ama inat kırılmış değil
Mayıs 2026 itibarıyla yıllık TÜFE’nin %32,61 olması, geçmiş dönemlere kıyasla bir gerilemeye işaret ediyor. Ancak bu oran hâlâ çok yüksek. Daha önemlisi, toplumun hissettiği enflasyon ile açıklanan enflasyon arasındaki algı farkı devam ediyor. Gıda, kira, ulaşım, enerji ve hizmet fiyatlarında katılık sürdükçe, hane halkı “enflasyon düşüyor” cümlesini günlük hayatında tam olarak hissedemiyor.
Türkiye’de enflasyonun inatçı olmasının nedeni sadece talep fazlası değildir. Ücret artışları, kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, ithal ara malı bağımlılığı, vergi ayarlamaları ve hizmet fiyatlarındaki katılık enflasyonu çok kanallı hale getiriyor. Bu yüzden sadece faiz artışıyla fiyat istikrarına ulaşmak zorlaşıyor.
Faiz talebi yavaşlatır; ama üretim maliyetini, enerji faturasını, tarımsal arz sorununu ve piyasa beklentisini tek başına düzeltemez. Ekonomide kalıcı dezenflasyon için para politikası kadar maliye politikası, rekabet politikası, tarım politikası ve sanayi politikası da aynı hedefe yönelmelidir.
Kur dengesi: Kontrollü ama kırılgan
Türkiye’de döviz kuru yalnızca finansal bir gösterge değildir. Kur, sanayicinin maliyetidir; ihracatçının rekabet gücüdür; ithalatçının bilanço riskidir; tüketicinin gelecek enflasyon beklentisidir. Bu nedenle kurdaki her hareket, sadece döviz piyasasında değil, raf fiyatlarında, şirket kârlarında ve Merkez Bankası güveninde de karşılık bulur.
Yıl sonu dolar/TL beklentisinin 51 seviyesinin üzerinde olması, piyasaların kontrollü bir değer kaybı senaryosunu fiyatladığını gösteriyor. Kurun yatay tutulması kısa vadede enflasyonu sınırlayabilir; fakat ithalatı ucuzlatarak cari açığı büyütebilir. Kurun hızlı yükselmesi ise ihracatçıya geçici avantaj sağlasa bile, ithal girdi maliyetleri nedeniyle enflasyonu ve finansman riskini artırır.
Türkiye’nin en zor dengesi burada ortaya çıkıyor: Kur çok düşük kalırsa dış açık büyür; kur hızlı artarsa enflasyon yükselir. Bu nedenle kur politikası, rezerv yönetimi ve enflasyon hedeflemesi aynı stratejinin parçaları olarak ele alınmalıdır.
Cari açık: Ekonominin dışa açık zayıf karnı
Nisan ayında cari açığın 5,7 milyar dolar, Ocak-Nisan döneminde ise yaklaşık 29,4 milyar dolar düzeyinde gerçekleşmesi, dış finansman ihtiyacının devam ettiğini gösteriyor. Türkiye ekonomisi büyümek istediğinde enerji, altın, ara malı ve teknoloji ithalatı artıyor. Bu da büyümenin döviz ihtiyacını yukarı çekiyor.
Turizm gelirleri, hizmet ihracatı ve bazı sanayi kollarındaki ihracat performansı önemli tamponlar oluşturuyor. Ancak yapısal sorun devam ediyor: Türkiye’nin üretim modeli hâlâ yüksek oranda ithal girdiye bağımlı. Bu yapı değişmeden cari açık sorunu dönemsel olarak azalabilir, fakat kalıcı olarak ortadan kalkmaz.
Cari açığın finansman kalitesi de en az açığın kendisi kadar önemlidir. Doğrudan yatırım yerine kısa vadeli portföy girişlerine ve dış borçlanmaya dayalı finansman, ekonomiyi küresel risk iştahına bağımlı hale getirir. Küresel piyasalarda rüzgâr tersine döndüğünde kur, rezerv ve faiz dengesi hızla bozulabilir.
Dünya örnekleri ne söylüyor?
Türkiye’nin durumu dünyadan bağımsız değildir. ABD’de enflasyon yükseldiğinde Fed’in daha sabırlı davranabilmesinin nedeni doların rezerv para olmasıdır. ABD, kendi para birimiyle borçlanabilen, derin finansal piyasalara sahip bir ekonomidir. Bu nedenle ABD için yüksek enflasyon sorundur; ama Türkiye kadar hızlı kur krizine dönüşme riski taşımaz.
Euro Bölgesi’nde sorun daha çok enerji maliyetleri ve düşük büyüme üzerindedir. Avrupa Merkez Bankası enflasyonla mücadele ederken aynı zamanda sanayi üretimindeki yavaşlamayı da dikkate almak zorundadır. Almanya gibi sanayi devleri enerji fiyatlarındaki artıştan ciddi biçimde etkilenmiştir.
Türkiye’nin yüksek faizle zaman kazanması mümkündür; fakat bu zamanı üretim yapısını dönüştürmek için kullanmazsa, aynı sorunlar birkaç yıl sonra yeniden karşısına çıkar.
Şirketler için yeni gerçek: Kâr değil, nakit yaşatır
2026’da şirketler açısından en önemli konu finansman maliyetidir. Kredi faizleri yüksekken stok taşımak pahalılaşır, alacak vadeleri uzadığında nakit döngüsü bozulur, döviz açık pozisyonu olan firmalar kur riskine daha açık hale gelir. Bu dönemde yalnızca ciro büyümesine odaklanan şirketler hata yapar.
Yeni dönemin şirket kuralı nettir: Satış değil, tahsilat; kâr değil, nakit; büyüme değil, sürdürülebilir finansman önceliklidir. KOBİ’ler için alacak vadesi, stok devir hızı, borç vadesi ve döviz pozisyonu günlük izlenmesi gereken temel göstergelere dönüşmelidir.
Çözüm: Tek araçla değil, bütüncül programla
Türkiye’nin çözümü sadece faiz politikasına indirgenemez. Öncelikle para politikasında erken gevşeme riskinden kaçınılmalıdır. Enflasyon beklentileri kalıcı biçimde düşmeden yapılacak faiz indirimi, piyasalar tarafından yeniden gevşeme sinyali olarak okunabilir.
İkinci olarak, maliye politikası dezenflasyonu desteklemelidir. Kamu harcamalarında verimlilik, kayıt dışılıkla mücadele, dolaylı vergilere aşırı yüklenmeyen daha dengeli bir vergi sistemi ve hedefli sosyal destekler birlikte uygulanmalıdır.
Üçüncü olarak, ithal ara malı bağımlılığını azaltacak sanayi politikası güçlendirilmelidir. Enerji verimliliği, yenilenebilir enerji yatırımları, yüksek katma değerli ihracat, teknoloji üretimi ve yerli tedarik zinciri Türkiye’nin kur ve cari açık baskısını azaltacak temel alanlardır.
Dördüncü olarak, güven tesis edilmelidir. Ekonomide güven bir kez kaybolduğunda yalnızca faizle geri getirilemez. Güven; tutarlı politika, şeffaf veri, öngörülebilir karar alma ve hukuk güvencesiyle inşa edilir.
Son sözler: ”Hayat geriye doğru anlaşılır, ama ileriye doğru yaşanmak zorundadır” Soren Kierkegaard.
Bir insanın kaderi, cesaretinin başladığı yerde değişir” Albert Camus
Şevket Sayılgan-Dünya