MEVZUAT

Küresel asgari vergi rejiminin inşasında normatif yakınsama mı yoksa stratejik ayrışma mı?

Daha önce yayımlanan konuya ilişkin yazılarımızda Pillar II, Küresel Asgari Vergi, ABD’nin uyguladığı yan yana sistem yaklaşımı, Türkiye perspektifi görsellerini görüşlerinize sunmuştuk…

Abone Ol

Evet, konu tam da buradan çıkış noktası buluyor… Dijitalleşme… 21. yüzyılın ilk çeyreğinde hızlanan dijitalleşme, sermaye hareketlerinin maddi varlıktan giderek bağımsızlaşması ve çok uluslu işletmelerin ekonomik değer yaratım süreçlerini fiziksel varlıktan ziyade gayri maddi unsurlar üzerinden kurgulama kapasitesinin dramatik biçimde artması, uluslararası vergi sisteminin dayandığı klasik kaynak ve mukimlik ilkelerinin aşınmasına yol açmakla kalmamış, aynı zamanda devletlerin mali egemenliklerini koruma refleksi ile küresel ekonomik entegrasyonun gerektirdiği koordinasyon ihtiyacı arasında giderek derinleşen bir normatif gerilim alanı yaratmış, söz konusu gerilim alanı içerisinde OECD öncülüğünde geliştirilen ve çok taraflı mutabakat arayışının somut tezahürü olarak ortaya çıkan iki sütunlu çözüm mimarisi, özellikle ikinci sütun kapsamında önerilen küresel asgari vergi mekanizması aracılığıyla, yalnızca vergi matrahının aşındırılmasını önlemeye yönelik teknik bir düzenleme seti sunmakla yetinmeyip, aynı zamanda uluslararası vergi düzeninin hangi normatif ilkeler üzerine yeniden inşa edileceği sorusuna da iddialı bir yanıt üretme girişimi olarak belirmiştir.

Ne var ki, söz konusu küresel yeniden inşa çabası, teorik düzlemde geniş bir uzlaşı alanı yaratıyor gibi görünse de, uygulamaya geçiş aşamasında özellikle Amerika Birleşik Devletleri gibi hem küresel sermaye ihraç eden hem de çok uluslu şirketlerin merkez ülkesi konumunda bulunan aktörlerin yaklaşımı dikkate alındığında, bu uzlaşının homojen ve yeknesak bir perspektif sunduğunu söylemek güçleşmektedir, neden mi, çünkü ABD’nin kendi iç hukukunda Tax Cuts and Jobs Act ile tesis ettiği ve küresel düşük vergili kazançları hedef alan GILTI rejimi, ilk bakışta Pillar II ile benzer bir amaca hizmet ediyor gibi görünmekle birlikte, detaylı analiz edildiğinde hem hesaplama metodolojisi hem de vergi egemenliğine yaklaşım bakımından önemli farklılıklar içermekte ve bu durum, küresel asgari vergi rejiminin gerçekten ortak bir perspektifin ürünü olup olmadığı ya da daha ziyade büyük ekonomilerin kendi stratejik önceliklerini koruyarak katıldığı parçalı bir uzlaşma zemini mi sunduğu sorusunu gündeme getirmektedir.

Bu bağlamda, küresel asgari vergi ve Pillar II düzenlemeleri ile ABD’nin yaklaşımı arasındaki ilişkiyi “basit bir uyum ya da açık bir çatışma” ikiliğine indirgemek, hem uluslararası vergi hukukunun giderek karmaşıklaşan doğasını hem de devletlerin mali egemenliklerini yeniden tanımlama biçimlerini yeterince açıklayamamakta, aksine, bu ilişkinin çok katmanlı, dinamik ve bağlama duyarlı bir analizle ele alınması gerekmekte olup, bu günkü yazımızın temel amacı da tam olarak bu noktada şekillenmekte, yani söz konusu üçlü yapının -küresel asgari vergi ideali, OECD tarafından somutlaştırılan Pillar II mimarisi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal vergi politikası tercihleri- aynı normatif perspektifin farklı tezahürleri mi olduğu, yoksa görünürdeki yakınsamaya rağmen derin bir stratejik ayrışma mı barındırdığı sorusunu, teknik tasarım unsurları, vergi egemenliği anlayışı ve ekonomik çıkar dinamikleri üzerinden çok boyutlu biçimde analiz etme noktasında sorumluluk üstlenmektedir.

Küresel Asgari Verginin Ekonomik, Hukuki Ve Normatif Temelleri

Küresel asgari vergi tartışmalarının sağlıklı biçimde analiz edilebilmesi, yalnızca teknik düzenlemelerin incelenmesiyle sınırlı bir yaklaşımın ötesine geçilmesini, aksine uluslararası vergi sisteminin tarihsel evrimi içerisinde şekillenen egemenlik anlayışlarının, vergi rekabeti dinamiklerinin ve çok uluslu işletmelerin küresel ölçekte değer yaratma biçimlerinin birlikte ele alındığı çok katmanlı bir teorik çerçevenin kurulmasını zorunlu kılmaktadır, çünkü her geçen gün tartışmadan uzak hale gelmektedir ki; günümüzde OECD tarafından geliştirilen ve BEPS (Base Erosion and Profit Shifting) projesinin ikinci aşamasını temsil eden küresel asgari vergi yaklaşımı, salt bir vergi tekniği reformu olmanın ötesinde, devletlerin mali egemenliklerini nasıl tanımladıkları ve bu egemenliği küresel ekonomik entegrasyon karşısında hangi ölçüde esnetmeye razı oldukları sorusunun somut bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu bağlamda, klasik uluslararası vergi rejiminin temelini oluşturan kaynak ilkesi (source principle) ile mukimlik ilkesi (residence principle) arasındaki denge, sanayi ekonomisinin egemen olduğu dönemde görece istikrarlı bir yapı sergilemişken, dijital ekonominin yükselişiyle birlikte değer yaratımının coğrafi olarak izlenebilirliğinin azalması, çok uluslu işletmelerin kârlarını düşük vergili yargı alanlarına kaydırabilme kapasitesini artırmış ve bu durum, devletler arasında uzun süredir var olan ancak belirli sınırlar içerisinde yönetilebilen vergi rekabetini, giderek daha agresif ve sistematik bir yapıya dönüştürmüştür, dolayısıyla küresel asgari vergi fikri, bu rekabetin tamamen ortadan kaldırılmasını değil, aksine “zararlı” olarak nitelendirilen boyutlarının sınırlandırılmasını amaçlayan bir düzenleyici müdahale olarak değerlendirilmelidir.

Ne var ki, vergi rekabetinin sınırlandırılması yönündeki bu müdahale, yalnızca ekonomik rasyonalite çerçevesinde açıklanabilecek bir süreç olmayıp, aynı zamanda devletlerin mali egemenlik alanlarını ne ölçüde uluslararası normlara tabi kılacakları meselesini de beraberinde getirmekte, bu noktada OECD öncülüğünde geliştirilen çok taraflı vergi koordinasyonu mekanizmaları, klasik anlamda mutlak egemenlik anlayışının yerini, belirli ölçüde paylaşılan ve karşılıklı bağımlılık ilişkileri içerisinde yeniden tanımlanan bir “koordineli egemenlik” modeline bırakmaya başladığını göstermektedir.

Öte yandan, çok uluslu işletmelerin küresel değer zincirleri içerisindeki konumlanma biçimleri dikkate alındığında, kârın ekonomik faaliyetle olan bağının giderek zayıfladığı ve özellikle gayri maddi varlıkların (intangible assets) yoğun olduğu sektörlerde, vergi matrahının hukuki yapılandırmalar yoluyla farklı yargı alanlarına kaydırılmasının sistematik bir strateji haline geldiği görülmekte; bu durum, OECD tarafından yürütülen BEPS projesinin temel motivasyonunu oluşturmakta ve küresel asgari vergi düzenlemelerinin, bu yapay kâr kaydırma mekanizmalarını etkisiz hale getirmeyi hedefleyen bir “taban koruma aracı” olarak kurgulandığını ortaya koymaktadır.

Ancak burada ortaya çıkan temel paradoks, vergi rekabetinin tamamen ortadan kaldırılmasının ne mümkün ne de arzu edilir olmasıdır, çünkü vergi oranları ve teşvik mekanizmaları, devletlerin ekonomik politika araç setinin önemli bir parçasını oluşturmakta ve bu araçların tamamen ortadan kaldırılması, özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından yatırım çekme kapasitesini ciddi biçimde sınırlayabilecek sonuçlar doğurabilmektedir; bu nedenle küresel asgari vergi yaklaşımı, teorik olarak “tam harmonizasyon” ile “sınırsız rekabet” arasında konumlanan hibrit bir model sunmakta, yani devletlere belirli ölçüde politika alanı bırakırken, denilebilir ki, bu alanın aşırı kullanımını engelleyen bir alt sınır tesis etmeyi de amaçlamaktadır.

Tam da bu noktada, küresel asgari verginin yalnızca ekonomik etkinlik ya da vergi adaleti perspektifinden değil, aynı zamanda uluslararası güç dengeleri bağlamında da değerlendirilmesi gerekmektedir. Burası elzem, bu değerlendirme neden gerekli diyeceksiniz? Çünkü bu tür küresel düzenlemeler, çoğu zaman teknik gerekçelerle meşrulaştırılsa da, gerçekte büyük ekonomilerin ve sermaye ihraç eden ülkelerin çıkarları doğrultusunda şekillenebilmekte ve bu durum, özellikle Amerika Birleşik Devletleri gibi aktörlerin küresel vergi reformlarına yaklaşımında belirleyici bir rol oynamaktadır.

Dolayısıyla küresel asgari vergi ve buna bağlı olarak geliştirilen Pillar II mimarisi, bir yandan uluslararası vergi sisteminde artan koordinasyon ihtiyacına verilen rasyonel bir yanıt olarak ortaya çıkarken, diğer yandan devletler arasındaki ekonomik güç farklılıklarının ve stratejik önceliklerin yansıdığı, çok katmanlı ve yer yer çelişkili bir yapı sergilemekte, bu durum ise söz konusu düzenlemelerin gerçekten ortak bir normatif perspektifin ürünü olup olmadığı ya da daha ziyade farklı çıkarların geçici bir uzlaşma zemini üzerinde buluşmasından ibaret olup olmadığı sorusunu, bu günkü yazımızın merkezine yerleştirmektedir.

Pillar II Mekanizmasının Teknik Ve Yapısal Analizinde Vergi Tekniğinden Normatif Tasarıma Sorunsalı

Küresel asgari vergi tartışmalarının somutlaştığı ve soyut normatif hedeflerin uygulanabilir bir sistematiğe dönüştürüldüğü alan olarak Pillar II mimarisi, ilk bakışta belirli oranlar, hesaplama yöntemleri ve tamamlayıcı vergi mekanizmalarından oluşan teknik bir düzenleme seti izlenimi yaratmakta ise de, bu yapının derinlemesine incelenmesi, aslında burada söz konusu olanın yalnızca bir vergi tekniği değil, aksine çok uluslu işletmelerin küresel ölçekte vergilendirilme biçimini yeniden tanımlayan kapsamlı bir “normatif tasarım” olduğunu ortaya koymakta, bu tasarımın merkezinde yer alan %15’lik asgari efektif vergi oranı ise, yüzeyde basit bir eşik değeri gibi görünmekle birlikte, gerçekte devletlerin vergi rekabeti yoluyla birbirlerine karşı kullandıkları mali politika araçlarını sınırlayan küresel bir referans noktası işlevi görmektedir.

Bu bağlamda Pillar II’nin temelini oluşturan Gelir Dahil Etme Kuralı (Income Inclusion Rule – IIR), ana şirket düzeyinde devreye giren bir mekanizma olarak, çok uluslu işletme grubunun düşük vergilendirilmiş iştiraklerinden elde ettiği kazançların, belirlenen asgari efektif vergi oranının altında kalması durumunda, aradaki farkın ana şirketin mukim olduğu ülkede tamamlayıcı bir vergi yoluyla tahsil edilmesini öngörmekte, ancak bu mekanizmanın asıl önemi, yalnızca ek bir vergi yükü yaratmasından değil, aynı zamanda düşük vergili yargı alanlarında elde edilen kazançların nihai olarak “vergiden kaçamayacağı” yönünde küresel bir beklenti oluşturmasından kaynaklanmakta ve bu durum, çok uluslu işletmelerin vergi planlaması stratejilerini kökten dönüştürme potansiyeli taşımaktadır.

Bununla birlikte, IIR mekanizmasının tek başına yeterli olmaması nedeniyle tasarlanan ve bir tür “tamamlayıcı güvenlik ağı” işlevi gören Düşük Vergilendirilmiş Ödemeler Kuralı (Undertaxed Payments Rule – UTPR), ana şirket ülkesinin IIR uygulamadığı ya da yetersiz uyguladığı durumlarda devreye girerek, düşük vergilendirilmiş kazançların diğer grup şirketlerinin bulunduğu yargı alanları tarafından vergilendirilmesine imkân tanımakta, bu yönüyle UTPR, klasik vergi sistematiğinde alışılmış olunan egemenlik sınırlarını aşan ve vergilendirme yetkisinin belirli ölçüde “dağıtıldığı” yeni bir yaklaşımı temsil etmekte, dolayısıyla uluslararası vergi hukukunda yerleşik olan “her devlet yalnızca kendi vergi yetkisi sınırları içinde işlem yapar” anlayışını fiilen esnetmektedir.

Pillar II mimarisinin bir diğer kritik bileşeni olan Yerel Asgari Tamamlayıcı Vergi (Qualified Domestic Minimum Top-up Tax – QDMTT) ise, düşük vergilendirilmiş kazançların öncelikle ilgili kazancın elde edildiği ülkede vergilendirilmesini sağlayarak, diğer ülkelerin IIR veya UTPR mekanizmaları aracılığıyla vergi alma hakkını sınırlamakta ve bu yönüyle devletlere, kendi vergi tabanlarını koruma konusunda proaktif bir araç sunmakta, ancak aynı zamanda bu mekanizma, ülkeler arasında “ilk vergileme hakkını elde etme” yönünde yeni bir rekabet alanı yaratmakta ve küresel asgari vergi düzenlemesinin, vergi rekabetini tamamen ortadan kaldırmak yerine, onun biçimini dönüştürdüğünü açıkça göstermektedir.

Teknik tasarımın belki de en kritik ve aynı zamanda en fazla tartışma yaratan unsuru ise efektif vergi oranının hesaplanma biçiminde ortaya çıkmaktadır, çünkü OECD tarafından benimsenen “jurisdictional blending” yaklaşımı, her bir yargı alanında elde edilen kazançların ayrı ayrı değerlendirilmesini ve bu kazançlara ilişkin efektif vergi oranının bağımsız biçimde hesaplanmasını öngörmekte, bu durum ise çok uluslu işletmelerin yüksek vergili ülkelerde ödedikleri vergilerle düşük vergili ülkelerdeki yükümlülüklerini dengeleme imkânını ortadan kaldırarak, sistemin bütünsel değil parçalı bir mantıkla işlemesine yol açmaktadır.

Tam da bu noktada Pillar II’nin teknik yapısı ile onun arkasındaki normatif hedefler arasındaki ilişki daha görünür hale gelmektedir, nasıl mı jurisdictional yaklaşım, yalnızca bir hesaplama tercihi değil, aynı zamanda “her yargı alanında asgari düzeyde vergilendirme sağlanmalıdır” şeklindeki normatif ön kabulün teknik bir yansıması olarak ortaya çıkmakta ve bu yönüyle sistem, çok uluslu işletmelerin küresel ölçekte toplam vergi yükünü değil, her bir ülkedeki vergi davranışını disipline etmeyi amaçlamaktadır.

Bu durum, Pillar II’nin yalnızca vergi matrahını koruyan bir mekanizma olmadığını, aynı zamanda devletler arası vergi rekabetinin sınırlarını yeniden çizen bir düzenleme olduğunu göstermektedir, çünkü artık mesele, toplamda ne kadar vergi ödendiği değil, bu verginin hangi yargı alanlarında ve hangi oranlarda ödendiği haline gelmekte, bu da uluslararası vergi sisteminde daha önce görülmemiş ölçüde detaylı ve müdahaleci bir koordinasyon düzeyine işaret etmektedir.

Açık olarak söylemekte fayda görüyoruz ki; Pillar II mimarisi, teknik olarak karmaşık ve çok katmanlı bir yapı sergilemekle birlikte, bu karmaşıklığın ardında oldukça net bir normatif yönelim barındırmakta ki, yani sistem, vergi rekabetini tamamen ortadan kaldırmak yerine onu belirli sınırlar içerisinde yeniden tanımlamakta, çok uluslu işletmelerin vergi planlaması alanını daraltmakta ve devletlerin mali egemenliklerini mutlak bir serbestlikten çıkararak, koordinasyon temelli bir çerçeveye doğru evriltmektedir; dahası tam da bu noktada, söz konusu yapının Amerika Birleşik Devletleri gibi büyük ekonomilerin mevcut vergi rejimleriyle ne ölçüde uyumlu olduğu ya da hangi noktalarda gerilim yarattığı sorusu, bu günkü yazımızın bir sonraki bölümünün de temel tartışma eksenini oluşturmaktadır. O halde haydi devam edelim…

ABD Vergi Rejimi (GILTI) İle Pillar II’nin Karşılaştırılmasında Yakınsama İllüzyonu Ve Yapısal Ayrışma Paradoksu

Küresel asgari vergi düzenlemeleri ile Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal vergi rejimi arasındaki ilişkinin sağlıklı biçimde analiz edilebilmesi, her iki yapının yalnızca amaçsal düzeyde değil, aynı zamanda teknik tasarım, hesaplama metodolojisi ve normatif yönelim bakımından karşılaştırmalı olarak incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu anlamda ilk bakışta her iki sistemin de düşük vergilendirilmiş kazançları hedef aldığı ve çok uluslu işletmelerin vergi planlaması yoluyla elde ettiği avantajları sınırlamayı amaçladığı yönündeki yüzeysel benzerlik, daha derin bir analiz yapıldığında yerini, -şaşırtıcı olamayacaktır ama- oldukça belirgin ve çok katmanlı bir yapısal ayrışma tablosuna bırakmaktadır.

Bu perspektifle, Tax Cuts and Jobs Act ile ABD iç hukukuna kazandırılan GILTI (Global Intangible Low-Taxed Income) rejimi, ABD mukimi çok uluslu şirketlerin yurtdışında elde ettikleri ve belirli bir getiri oranının üzerindeki kazançlarını asgari düzeyde vergilendirmeyi hedefleyen bir mekanizma olarak tasarlanmış olmakla birlikte, bu sistemin temel karakteristiğini belirleyen unsur, efektif vergi oranının “küresel bazda (global blending)” hesaplanmasıdır ki, başka bir ifadeyle GILTI, farklı yargı alanlarında elde edilen kazanç ve ödenen vergileri tek bir havuz içerisinde değerlendirerek ortalama bir vergi yükü hesaplamakta ve bu yaklaşım, çok uluslu işletmelere yüksek vergili ülkelerde ödedikleri vergiler aracılığıyla düşük vergili ülkelerdeki yükümlülüklerini dengeleme imkânı tanımaktadır.

Buna karşılık, OECD tarafından geliştirilen Pillar II mimarisi, efektif vergi oranının “yargı alanı bazında (jurisdictional blending)” hesaplanmasını öngörmekte ve her bir ülkenin ayrı ayrı değerlendirilmesini esas almakta, bu yaklaşım ise, GILTI’nin sunduğu dengeleme imkânlarını ortadan kaldırarak, düşük vergili bir yargı alanında elde edilen kazançların, başka bir ülkede ödenen yüksek vergilerle “maskelenmesini” engellemekte ve sistemin çok daha katı, parçalı ve disipline edici bir karakter kazanmasına yol açmaktadır.

Bu teknik farklılık, yüzeyde yalnızca hesaplama yöntemine ilişkin bir tercih gibi görünmekle birlikte, gerçekte her iki sistemin arkasındaki normatif yaklaşımın farklılığını açık biçimde ortaya koymakta ve böylelikle de GILTI, çok uluslu işletmelerin toplam küresel vergi yüküne odaklanan ve belirli ölçüde esneklik tanıyan bir yaklaşımı temsil ederken, Pillar II her bir yargı alanında asgari düzeyde vergilendirme sağlanmasını zorunlu kılan ve bu yönüyle devletler arası vergi rekabetini daha sıkı biçimde sınırlandırmayı hedefleyen bir paradigma sunmaktadır.

Bununla birlikte, iki sistem arasındaki ayrışma yalnızca teknik hesaplama metodolojisi ile sınırlı kalmamakta, aynı zamanda vergi egemenliği anlayışı ve uluslararası koordinasyon düzeyi bakımından da kendisini göstermektedir, bu yönüyle GILTI, tek taraflı bir ulusal düzenleme olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi vergi tabanını koruma amacına hizmet ederken, Pillar II çok taraflı bir mutabakatın ürünü olarak devletler arasında koordineli bir vergi uygulamasını öngörmekte ve bu yönüyle ulusal egemenlik alanlarının belirli ölçüde uluslararası normlara tabi kılınmasını gerektirmektedir.

Bu noktada ortaya çıkan temel gerilim, ABD’nin küresel vergi reformuna yönelik yaklaşımının “ilkesel destek ile uygulamaya yönelik temkin” arasında salınan ikili karakterinde somutlaşmakta ve görünen o ki, ABD, küresel asgari vergi fikrinin temel amacını -yani vergi matrahı aşındırma ve kâr kaydırma davranışlarının sınırlandırılmasını- genel olarak desteklerken, Pillar II’nin teknik tasarımının kendi çok uluslu şirketlerinin rekabet gücü üzerindeki olası etkilerini dikkate alarak, bu sisteme tam ve koşulsuz bir uyum sağlamaktan kaçınmakta ve bunun yerine kendi mevcut rejimi ile küresel düzenlemeler arasında bir “uyarlanmış uyum” stratejisi izlemektedir.

Bu çerçevede, GILTI rejiminin zaman içerisinde Pillar II ile daha uyumlu hale getirilmesine yönelik tartışmalar, aslında iki sistem arasındaki ayrışmanın tamamen ortadan kaldırılmasından ziyade, belirli ölçüde daraltılmasına yönelik bir çabayı yansıtmakta, ancak bu süreçte dahi ABD’nin, kendi vergi politikası alanını daraltacak ve uluslararası kurallara tam bağımlılık yaratacak düzenlemelere mesafeli yaklaşması, söz konusu yakınsamanın yapısal değil, büyük ölçüde pragmatik ve seçici bir nitelik taşıdığını göstermektedir.

Dolayısıyla küresel asgari vergi ile ABD’nin GILTI rejimi arasındaki ilişki, ilk bakışta ortak hedefler etrafında şekillenen bir yakınsama izlenimi yaratmakla birlikte, bu yakınsamanın büyük ölçüde yüzeysel olduğu ve teknik tasarım tercihleri, egemenlik anlayışı ve ekonomik çıkar öncelikleri dikkate alındığında, aslında derin bir yapısal ayrışmayı bünyesinde barındırdığı sonucuna ulaşmak mümkündür, başka bir ifadeyle, burada söz konusu olan durum, iki sistemin aynı perspektifi farklı araçlarla uygulaması değil, aksine benzer sorunlara farklı normatif çerçeveler ve stratejik öncelikler üzerinden yanıt üretmeye çalıştığı, dolayısıyla “yakınsama illüzyonu” altında işleyen bir ayrışma dinamiğidir.

Peki, açıklanan durumu nasıl değerlendirmek gerekir? Kontrollü Yakınsama Mı, Stratejik Ayrışma Mı?

Küresel asgari vergi düzenlemeleri, OECD tarafından geliştirilen Pillar II mimarisi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin GILTI rejimi birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo, ilk bakışta ortak bir soruna -yani çok uluslu işletmelerin düşük vergili yargı alanlarına yönelerek vergi matrahını aşındırması problemine- yönelik paralel politika araçlarının geliştirilmiş olduğu izlenimini yaratmakta, ancak bu izlenim, söz konusu yapıların hem teknik tasarım özellikleri hem de dayandıkları normatif ön kabuller dikkate alındığında, derinlemesine bir analiz karşısında giderek çözülmekte ve yerini çok daha karmaşık, çok katmanlı ve yer yer çelişkili bir ilişki biçimine bırakmaktadır.

Dahası bu bakış açısı çerçevesinde, küresel asgari vergi ile ABD yaklaşımı arasındaki ilişkinin “yakınsama” olarak nitelendirilmesi, ancak belirli bir soyutlama düzeyinde ve oldukça sınırlı bir anlamda mümkündür, çünkü bunu söylemek yerinde olacaktır ki, her iki sistem de vergi matrahı aşındırma ve kâr kaydırma davranışlarını sınırlandırmayı, çok uluslu işletmelerin vergi planlaması yoluyla elde ettiği avantajları azaltmayı ve nihayetinde ulusal vergi tabanlarını korumayı hedeflemekte, bu yönüyle normatif amaçlar bakımından belirli bir örtüşme sergilemektedir. Ne var ki, bu ortak amaç düzlemi, sistemlerin gerçek doğasını anlamak açısından yeterli bir teknik uyuşma zemini sunmamakta ve bu noktada asıl belirleyici olan unsur da, bu amaçlara hangi araçlarla, hangi önceliklerle ve hangi egemenlik anlayışı çerçevesinde ulaşıldığı detayının açıklaması olmaktadır.

Tam da bu noktada, Pillar II’nin yargı alanı bazlı (jurisdictional) yaklaşımı ile ABD’nin GILTI rejiminde benimsenen küresel bazlı (global blending) hesaplama metodolojisi arasındaki fark, yalnızca teknik bir ayrım olmanın ötesine geçerek, iki farklı vergi felsefesinin somutlaşmış hali olarak ortaya çıkmakta ve Pillar II, her bir ülkenin kendi sınırları içerisinde asgari düzeyde vergilendirme yapılmasını zorunlu kılarak vergi rekabetini doğrudan sınırlayan ve bu yönüyle daha müdahaleci bir küresel koordinasyon modelini temsil ederken, GILTI daha esnek bir yapı sunmakta ve çok uluslu işletmelere farklı yargı alanları arasında dengeleme imkânı tanıyarak, vergi rekabetinin tamamen ortadan kaldırılmasından ziyade yönetilebilir bir seviyede tutulmasını mümkün kılmaktadır.

Bu farklılık, aynı zamanda devletlerin mali egemenlik anlayışlarına ilişkin daha derin bir ayrışmayı da yansıtmakta ve görünen o ki Pillar II’nin çok taraflı yapısı, devletlerin vergi politikalarını belirlerken belirli uluslararası normlara uyum sağlama zorunluluğunu beraberinde getirirken, ABD’nin yaklaşımı, ulusal vergi politikası alanının korunmasına öncelik veren ve küresel düzenlemelerle ancak kendi stratejik çıkarlarıyla uyumlu olduğu ölçüde entegrasyon kuran daha selektif bir egemenlik anlayışını yansıtmaktadır.

Bu bağlamda ortaya çıkan ilişki biçimi, klasik anlamda bir uyum ya da çatışma kategorisi içerisinde değerlendirilemeyecek kadar karmaşık olup, daha ziyade “kontrollü yakınsama içinde stratejik ayrışma” olarak tanımlanabilecek hibrit bir yapıya işaret etmektedir; başka bir ifadeyle, ABD küresel vergi reformunun yönünü bütünüyle reddetmemekte, aksine bu reformun temel ilkelerini belirli ölçüde içselleştirerek kendi sistemine adapte etmekte, ancak bu adaptasyon sürecini kendi ekonomik çıkarlarını, çok uluslu şirketlerinin rekabet gücünü ve mali egemenlik alanını koruyacak şekilde sınırlandırmaktadır.

Bu durum, küresel asgari vergi düzenlemelerinin aslında homojen bir uluslararası uzlaşının ürünü olmadığını, aksine farklı ekonomik güç merkezlerinin ve politika önceliklerinin kesişim noktasında oluşan dinamik ve müzakereye açık bir yapı sergilediğini ortaya koymakta, dolayısıyla Pillar II ile ABD yaklaşımı arasındaki ilişki, aynı perspektifin farklı araçlarla uygulanmasından ziyade, benzer sorunlara yönelik farklı normatif çerçeveler ve stratejik öncelikler temelinde geliştirilen, yüzeyde örtüşen ancak derin yapıda ayrışan iki ayrı yaklaşımın eş zamanlı varlığı olarak değerlendirilmelidir.

Yani yaptığımız değerlendirmenin sonucunda açık ara çıkacak nihai yargımız şudur ki; küresel asgari vergi rejimi ile ABD’nin vergi politikası arasındaki etkileşim, uluslararası vergi sisteminin geleceğine ilişkin daha geniş bir tartışmanın da kapısını aralamakta ve dahası bu etkileşim, bir yandan artan küresel koordinasyon ihtiyacını teyit ederken, diğer yandan devletlerin mali egemenliklerinden tamamen vazgeçmeye hazır olmadıklarını ve bu nedenle küresel düzenlemelerin kaçınılmaz olarak “tam uyum” yerine “müzakere edilmiş uyum” biçiminde gelişeceğini göstermekte ki bu durum, uluslararası vergi hukukunun önümüzdeki dönemde daha da karmaşık, çok katmanlı ve güç dengelerine duyarlı bir yapıya evrileceğinin güçlü bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir.

Sonuç olarak;

Küresel Vergi Düzeninde Uzlaşının Sınırları Ve Ayrışmanın Kurumsallaşması

Küresel asgari vergi düzenlemeleri, OECD tarafından geliştirilen Pillar II mimarisi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin GILTI rejimi çerçevesinde bu günkü yazımızı şekillendiren görüşlerinize sunduğumuz değerlendirme, uluslararası vergi sisteminin yüzeyde giderek daha koordineli ve uyumlu bir yapıya evrildiği yönündeki yaygın kabulün, ancak belirli bir düzeye kadar geçerli olduğunu, bu görünürdeki uyumun ardında ise, devletlerin mali egemenliklerini koruma refleksi, çok uluslu işletmelerin küresel rekabet dinamikleri ve ekonomik güç dengeleri tarafından şekillenen daha derin ve yapısal bir ayrışma alanının varlığını açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bu çerçevede, küresel asgari vergi ile ABD yaklaşımı arasındaki ilişkiyi salt “uyum” ya da “çatışma” kategorileri üzerinden okumaya yönelik her türlü girişim, söz konusu yapının çok katmanlı doğasını indirgemeci bir biçimde basitleştirme riski taşımaktadır ki, burada söz konusu olan durum, aynı normatif hedeflere yönelen fakat bu hedeflere ulaşma yöntemleri, öncelikleri ve egemenlik anlayışları bakımından belirgin biçimde ayrışan iki farklı sistemin, küresel vergi mimarisi içerisinde eş zamanlı olarak varlık göstermesidir.

Nitekim Pillar II’nin yargı alanı bazlı, disipline edici ve çok taraflı koordinasyona dayalı yapısı, vergi rekabetini sınırlandırmayı ve her bir yargı alanında asgari düzeyde vergilendirme sağlamayı hedefleyen daha müdahaleci bir küresel düzen anlayışını temsil ederken, Amerika Birleşik Devletleri’nin GILTI rejimi, küresel bazlı hesaplama yaklaşımı ve ulusal politika alanını korumaya yönelik esnek tasarımı ile, vergi rekabetini tamamen ortadan kaldırmak yerine yönetilebilir bir düzeyde tutmayı amaçlayan daha pragmatik ve selektif bir yaklaşımı yansıtmaktadır.

Bu bağlamda ortaya çıkan temel gerçeklik, küresel asgari vergi düzenlemelerinin, homojen bir uluslararası mutabakatın ürünü olmaktan ziyade, farklı ekonomik güç merkezlerinin ve politika önceliklerinin kesişim noktasında şekillenen, sürekli müzakere edilen ve yeniden tanımlanan dinamik bir yapı sergilediğidir, dolayısıyla bu düzenlemeler, klasik anlamda bir “küresel vergi birliği”nden ziyade, devletlerin belirli alanlarda yakınlaştığı ancak kritik eşiklerde kendi stratejik çıkarlarını korumaya devam ettiği bir “koordinasyon rejimi” olarak değerlendirilmelidir.

Bu perspektiften bakıldığında, küresel vergi mimarisinin geleceği, tam anlamıyla bir harmonizasyon sürecine doğru evrilmekten ziyade, farklı sistemlerin birbirine kısmen uyum sağladığı ancak tam olarak bütünleşmediği, yani “kontrollü yakınsama içinde kurumsallaşmış ayrışma” olarak tanımlanabilecek hibrit bir yapının giderek daha belirgin hale gelmesine işaret etmekte; bu durum ise uluslararası vergi hukukunun önümüzdeki dönemde yalnızca teknik düzenlemeler üzerinden değil, aynı zamanda güç ilişkileri, egemenlik tartışmaları ve ekonomik stratejiler üzerinden okunması gereken çok boyutlu bir alan olarak önemini artıracağını göstermektedir.

Sonuç olarak, küresel asgari vergi, Pillar II ve ABD yaklaşımı arasındaki ilişki, yüzeyde ortak bir reform hareketinin parçaları gibi görünse de, derin yapıda farklı normatif ön kabuller, teknik tercihler ve stratejik öncelikler tarafından şekillenen bir ayrışma dinamiğini bünyesinde barındırmakta, bu nedenle söz konusu yapıları aynı perspektifin farklı tezahürleri olarak değerlendirmek yerine, “örtüşen hedefler altında farklılaşan vergi rejimleri” olarak ele almak, hem mevcut durumu daha doğru analiz etmek hem de uluslararası vergi sisteminin gelecekte alacağı yönü anlamak açısından daha isabetli bir yaklaşım olacaktır…