1 Ağustos 2002’den bu yana yürürlükte olan Özel Tüketim Vergisi Kanunu (ÖTV), Türkiye’de vergi sisteminin en güçlü ama aynı zamanda en tartışmalı araçlarından biridir. Akaryakıttan otomobile, alkolden tütüne kadar uzanan geniş bir yelpazede uygulanıyor; hem bütçeye ciddi gelir sağlıyor hem de tüketim davranışlarını yönlendirmeyi amaçlıyor. Tam liste için buraya bakabilirsiniz.
Ama bu verginin yapısında gözden kaçan bir gerçek var: ÖTV’nin yükünü dolaylı olarak taşıyan 85 milyon olmasına karşın mükellef sayısı sadece 15 bin. Gelir İdaresi verilerine göre yaklaşık 15 bin civarında olan ÖTV mükellefi sayısını, 4 milyonu aşan KDV mükellefleriyle karşılaştırdığınızda tablo netleşiyor. Vergi, dar bir üretici ve ithalatçı grubundan tahsil ediliyor; ama yük, zincirleme biçimde toplumun tamamına yayılıyor; yani yansıma mekanizmasıyla bize…
Üstelik bu küçük mükellef grubundan elde edilen gelir, bütçenin neredeyse dörtte birini oluşturuyor. 2002’den bu yana ÖTV’nin toplam vergi gelirleri içindeki ortalama payı yüzde 24 civarında. OECD üye ülkelerinde ise bu oran yaklaşık yüzde 6’dır. Başka bir ifadeyle, bu vergi ülkemizde artık bir politika tercihi değil, kamu maliyesinin omurgası olmuştur.
Bu nedenle ÖTV, dar bir mükellef grubundan tahsil edilmesine karşın yükü toplumun tamamına yayılan ve sağladığı yüksek gelir nedeniyle hiçbir siyasi iktidarın kolayca vazgeçemediği bir vergi aracı olmaya devam etmektedir.
Pırlanta ve benzeri kıymetli taşlardan yüzde 20 oranında ÖTV alınmasını öngören düzenleme Meclis’e sunulduğunda, kamuoyunda yaygın bir nihayet duygusu oluştu. Zira uzun süredir temel tüketim ürünlerinden yüksek oranlarda vergi alınırken, lüks tüketim sayılabilecek bu tür ürünlerin vergilendirilmemesi ciddi bir çelişki olarak görülüyordu.
Ancak bu nihayet hali uzun sürmedi. AK Partili milletvekillerinin verdiği önergeyle düzenleme geri çekildi. Gerekçe ise oldukça ilgisiz: jeopolitik gelişmeler, küresel ticaret dinamikleri, rekabet gücü, ihracat potansiyeli…
Sorun şu ki, bu gerekçeler ile pırlantadan ÖTV alınmaması arasında somut ve ikna edici bir bağ kurmak oldukça zor.
Elbette tartışma burada bitmedi. Pırlantaya vergi konulmasının kayıt dışılığı artıracağı, ticareti başka ülkelere kaydıracağı ve sektöre zarar vereceği yönünde görüşler de dile getirildi. Hatta bunu dile getiren muhalif vekiller de vardı…
Bu argümanların tamamen temelsiz olduğu söylenemez. Nitekim Avrupa Birliği’nde pırlanta üzerinden özel tüketim vergisi (excise tax) alınmıyor. AB’de ÖTV; enerji ürünleri, akaryakıt, alkol ve tütün gibi alanlarla sınırlı. Bu da AB Direktifleriyle (https://eur-lex.europa.eu/eli/dir/2008/118/oj/eng ) belirlenmiş durumdadır.
Bunun nedeni açık: özel tüketim vergileri çoğunlukla çevresel zararları azaltmak veya sağlık risklerini sınırlamak amacıyla uygulanır. Pırlanta ise bu çerçevenin dışında kalır. Nitekim Avrupa’da genel eğilim bu yöndeyken, Özbekistan ve Bangladeş gibi bazı ülkelerde bu tür ürünlerden vergi alınması tercih edilmektedir.
Ama mesele burada bitmiyor. Şimdi asıl soruya gelelim:
Biz de aynı gerekçelerle pırlantadan ÖTV alınmamasını savunabilir miyiz?
Cevap: Kısmen evet. Ama eksik olur.
Evet, pırlantaya ÖTV koymak ticareti başka ülkelere kaydırabilir. Evet, bu vergi kayıt dışılığı teşvik edebilir. Evet, uluslararası uygulamalar da genellikle bu yönde.
Ama o zaman şu soruyu sormak zorundayız:
Aynı hassasiyeti neden akaryakıtta, otomobilde, hatta en temel tüketim kalemlerinde göstermiyoruz?
Çünkü Türkiye’de ÖTV artık klasik anlamıyla zararlı tüketimi sınırlayan bir araç olmaktan çıktı; bütçeyi ayakta tutan bir gelir makinesine dönüştü. Ve bu makine, ağırlıklı olarak geniş toplum kesimlerinden besleniyor.
Pırlantaya vergi koymaktan vazgeçmek teknik olarak savunulabilir. Uluslararası rekabet, kayıt dışılık riski, ticaretin başka ülkelere kayma ihtimali…
Bunların hepsi tartışılabilir ve belirli ölçüde makul gerekçelerdir. Ancak aynı anda akaryakıtta, otomobilde ve gündelik hayatın vazgeçilmezlerinde yüksek ÖTV’yi sürdürmek, bu savunmayı ciddi biçimde zayıflatır. Çünkü o noktada mesele teknik olmaktan çıkar, açık bir tercihe dönüşür.
Pırlantaya dokunamayan ama benzine yüklenen bir sistem, teknik değil, siyasal bir tercihtir.
Bir adım daha ileri gidelim: “Bu pırlanta vekillerdeki aynı hassasiyet”, sahte içkilerin yol açtığı gerçek ölümler söz konusu olduğunda neden ortada yok? Eğer gerçekten amaç sağlık ise insanların merdiven altı üretime yönelmesine yol açan yüksek vergi yükü neden tartışılmıyor? Bu soruya verilecek dürüst cevap, verginin amacını da ortaya koyar.
Daha da geniş bir çerçeveden bakarsak tablo daha çarpıcı hale geliyor. Tıraş köpüğünden mutfak tüpüne, çalar saatli radyodan meyve suyuna, gazlı sudan beyaz eşyaya kadar uzanan geniş bir ürün yelpazesinde ÖTV uygulanıyor. Bu ürünlerin ne kadarı gerçekten zararlı tüketim kategorisine giriyor? Ne kadarı sağlık ya da çevre gerekçesiyle vergilendiriliyor?
Gerçek şu ki, bu vergilerin önemli bir kısmı artık davranışı yönlendirmek için değil, gelir yaratmak için var.
Dolayısıyla mesele pırlantadan vergi alınıp alınmaması değil.
Mesele şu: Vergi sisteminiz lüks tüketimi korurken, geniş kitlelerin günlük harcamalarını ağır biçimde vergilendiriyorsa, orada bir teknik zorunluluktan değil, bilinçli bir tercihten söz edilir.
Ve o tercih, en çok kimin ödediğini söylemeden bile kendini ele verir.
Ezcümle
Ülkemizde ÖTV, başlangıçta çevre ve sağlık zararlılarını sınırlamak için tasarlanmışken, bugün 15 bin mükelleften 85 milyon kişiye dolaylı vergi olarak yayılıyor ve bütçenin dörtte birini finanse ediyor. Enerji, ulaşım ve temel ihtiyaç ürünlerine ağır vergiler yüklenirken, pırlanta, elmas gibi lüks mallar TBMM önergeleriyle muaf tutuluyor. AB uygulamalarına dayandırılan bu muafiyet, temel tüketim ürünlerindeki yüksek vergi yüküyle çelişiyor.
Türkiye’de vergi politikası, sağlık ve çevreyi değil, hâsılatı ve siyasi tercihleri merkeze alıyor; adil vergi dağılımı sağlanmadan toplumsal refah mümkün değil.
Sonuç olarak, asıl mesele pırlanta değil; asıl sorun benzine, doğalgaza ve temel ihtiyaçlara yüklenen ağır vergi yüküdür.