Birikimlerini değerlendirmek amacıyla sermaye piyasalarına yönelen yatırımcılar açısından mesele sadece portföylerindeki kayıplar değil; tasarruflarını emanet ettikleri finansal kurumlara ve yatırım araçlarına duydukları güvenin de zedelenmiş olması.
Üstelik bu kez tartışmaların merkezinde, profesyonel portföy yöneticileri tarafından yönetilen yatırım fonları bulunuyor. Düşük riskli yatırım arayışıyla para piyasası fonlarını tercih eden yatırımcıların da bu süreçten etkilenmesi, güven sorununu daha geniş bir kesime taşıyor.
Sermaye piyasalarının sağlıklı işleyebilmesi için yatırımcı güveni temel koşullardan birisi. Yatırımcılar, hisse senedi fiyatlarının dalgalanabileceğini biliyor. Ancak yatırım fonlarına yöneldiklerinde beklentileri, birikimlerinin şeffaflık ve etkin denetim altında, fonun yatırım stratejisine uygun biçimde yönetilmesi ve üstlenilen risklerin açıkça ortaya konulması.
Elbette yatırım fonları da portföylerinde taşıdıkları varlıklara bağlı olarak farklı seviyede risklere sahip. Ancak olağan piyasa hareketlerinden doğan kayıplarla, manipülatif fiyatlama ve portföy yönetimindeki aksaklıkların ya da likidite riskinin yeterince yönetilememesinin yol açtığı kayıpları birbirinden ayırmak gerekiyor.
Finansal piyasalarda güveni inşa etmek uzun zaman alıyor; ancak yaşanan bir kayıp, piyasada hızla olumsuz algı yaratabiliyor. Davranışsal finans açısından yatırımcı için kaybın yarattığı acı, aynı büyüklükteki kazancın verdiği memnuniyetten daha ağır basabiliyor.
Kayba bir de aldatılmışlık veya adaletsizlik hissi eklendiğinde, yatırımcının yeniden piyasaya dönmesi daha da zorlaşabiliyor. Özellikle küçük yatırımcıların yaşadığı olumsuz deneyimler, yalnızca ilgili fonlardan değil, diğer sermaye piyasası araçlarından da uzaklaşmalarına neden olabilir. Güveni yeniden kazanmak ise zamanın yanında şeffaflık, etkin denetim ve sağlıklı fiyat oluşumu gerektiriyor. Yatırımcıların, sorumlulukların ortaya konulduğunu ve haklarının korunduğunu görmesi de bu sürecin ayrılmaz bir parçası.
Güven kaybının faturası reel sektöre çıkar mı?
Konuyu haftalardır yatırımcı gözüyle incelemiş olsak da, sermaye piyasalarındaki güven kaybının reel sektöre uzanan en önemli risk unsurunun şirketlerin finansman maliyetlerinde olası artış olabileceği de unutulmamalı. Yatırımcıların risk algısının yükseldiği dönemlerde şirketlerin piyasa değerleri üzerinde baskı oluşabiliyor. Bu durum bir yandan mevcut hissedarların portföylerini etkilerken, bir yandan da şirketlerin yeni sermaye sağlama imkânlarını zorlaştırabiliyor.
Özellikle piyasa değerinin defter değerinin altına gerilediği şirketlerde mevcut hissedarların paylarını önemli ölçüde sulandırmadan yeni sermaye toplamak daha güç hale gelebiliyor. Burada önemli bir ilişki var. Sermaye piyasaları şirketler için banka kredilerine alternatif bir finansman kanalı. Ancak yatırımcı güveninin zayıflaması, şirketlerin bu kaynağı kullanmasını zorlaştıracak bir unsur. Böyle bir ortamda şirketler yatırımlarını erteleyebilir, büyüme planlarını yavaşlatabilir veya banka kredisine daha fazla bağımlı hale gelebilir.
Üstelik faizlerin yüksek seyrettiği bir dönemde alternatif finansman kaynaklarının daralması, şirketlerin sermaye maliyetini daha da artırabilir. Reel sektör fon olayına biraz da zorlu bir ortamda yakalandı. Jeopolitik belirsizlikler, enerji fiyatlarının yüksek ve dalgalı seyri ve dış pazarlardaki kırılgan görünüm, şirketlerin maliyet ve satış planlamasını zaten zorlaştırıyor. Böyle bir ortamda sermaye piyasalarındaki güven kaybı, şirketlerin yalnızca yeni yatırımlar için değil, günlük faaliyetlerini sürdürebilmek için ihtiyaç duydukları kaynaklara erişimini de zorlaştırabilir.
IFC’nin yaklaşık 80 bin şirketi kapsayan 2025 tarihli araştırmasına göre, orta-düşük gelirli ülkelerde sermaye piyasasından ilk kez kaynak sağlayan şirketlerin fiziki yatırımlarının ilk yılda yüzde 16'ya kadar, istihdamı ise yüzde 5 düzeyinde artırdığı ortaya konmuş. Demek ki sermaye piyasalarında güven kaybının maliyeti yalnızca yatırımcının bugün yaşadığı zararla sınırlı kalmayabilir. Şirketlerin öteledikleri yatırımları da bugünkü maliyetin bir parçası olarak düşünmek gerekir.
Dünya | Prof. Dr. Dilek LEBLEBİCİ TEKER





