Şimdi ise durum değişiyor. Çünkü Türkiye’de sigorta artık bir konfor ürünü değil, ekonomik hayatta kalma aracına dönüşüyor.
Sorun şu ki tam da enflasyonun yükseldiği, hayat pahalılığın arttığı, alım gücünün eridiği ve gelir adaletinin bozulduğu, bu dönemde insanlar sigorta poliçesini yenilemekte zorlanmaya başlıyor.
Bir dönem insanlar bütçeleri daraldığında önce dijital platform aboneliklerini iptal ederdi. Şimdi ise kaskoyu iptal ediyor, sağlık sigortasını küçültüyor, tamamlayıcı sağlık poliçesini yenilemiyor. Bu değişim aslında sadece gelir sıkışmasını değil, Türkiye’de risk maliyetinin ne kadar yükseldiğini de gösteriyor.
Son birkaç yılda sigorta sektöründe yaşanan fiyat artışlarının arkasında yalnızca enflasyon yok. Kur artışı nedeniyle otomotiv yedek parçaları pahalandı. Sağlık sektöründe döviz bazlı maliyetler yükseldi. Deprem sonrası reasürans maliyetleri sert şekilde arttı. Küresel iklim riskleri ve savaşlar nedeniyle uluslararası sigorta piyasasında fiyatlama davranışı değişti.
Türkiye ise bütün bu küresel maliyet artışlarını yüksek enflasyonla birleşmiş şekilde hissediyor.
Kasko tarafında yaşanan değişim dikkat çekici. Araç fiyatlarındaki sert yükseliş, tamir maliyetleri ve yedek parça fiyatları poliçe primlerini yukarı taşırken, birçok kişi artık “kasko yaptırmak mı, riski almak mı?” ikilemiyle karşı karşıya kalıyor.
Bu durum sigortacılıkta sessiz bir kırılma yaratıyor: Sigortasızlaşma riski.
İnsanlar tam da risklerin arttığı bir dönemde koruma alanının dışına çıkmaya başlıyor.
Benzer tablo sağlık sigortasında da görülüyor. Özel hastane maliyetleri ve sağlık enflasyonu yükseldikçe poliçe fiyatları da hızla artıyor. Özellikle orta gelir grubunda tamamlayıcı sağlık sigortasından çıkışların hızlandığı konuşuluyor. Çünkü sağlık sigortası artık birçok aile için yıllık rutin bir ödeme değil, ciddi bir bütçe kalemine dönüşmüş durumda.
Deprem sonrası DASK tarafında yaşanan tartışmalar da bu dönüşümün başka bir boyutu oldu. İnsanlar sigortanın önemini belki hiç olmadığı kadar net gördü.
Yüksek enflasyon dönemlerinde bu sorun daha da büyüyor. Çünkü bina maliyetleri, araç fiyatları ve sağlık giderleri hızla değişirken poliçeler aynı hızda güncellenemiyor. Bu yüzden sigortalı olmak ile gerçekten korunuyor olmak artık aynı şey değil.
Türkiye’de sigortacılık sektörünün önündeki en büyük risklerden biri de tam burada başlıyor: Sektör bir yandan artan maliyetlerle mücadele ederken diğer yandan müşterinin ödeme kapasitesi zayıflıyor. Bu ikili baskı yalnızca şirketlerin değil, toplumun genel risk yapısını da değiştiriyor.
Sigorta sistemleri aslında ekonominin görünmeyen güvenlik ağıdır. İnsanlar sigortadan çıktığında risk bireyin üzerine kalır. Büyük bir sağlık harcaması, trafik kazası ya da doğal afet bir anda orta sınıfı finansal olarak aşağı çekebilir. Belki de bu yüzden Türkiye’de sigortaya artık farklı bakmak gerekiyor.
Eskiden sigorta “olursa lazım olur” mantığıyla alınırdı. Şimdi ise mesele, bir kriz anında ekonomik olarak ayakta kalıp kalamayacağını gösterir haline geldi. Yani sigorta artık “sadece” bir finans ürünü değil; giderek daha fazla, hayatta kalma aboneliğine dönüşüyor.