Dünya ekonomisinde bazı ha­berler vardır; ilk bakışta sa­dece ait olduğu sektörü ilgilen­diriyor gibi görünür. Oysa satır aralarına bakıldığında çok daha büyük bir dönüşümün habercisi­dir. Çin'in Haziran ayında ilk kez bir ay içinde bir milyonun üzerin­de otomobil ihraç etmesi de bu ha­berlerden biri. Bir otomotiv başa­rısı olarak okunabilecek bu veri, aslında küresel rekabetin yön de­ğiştirdiğini gösteren önemli bir işaret niteliğinde.

Son yıllarda uluslararası tica­ret, korumacılık politikalarının gölgesinde ilerliyor. ABD'nin uy­guladığı ek gümrük tarifeleri, Av­rupa Birliği'nin özellikle elektrik­li araçlara yönelik soruşturmala­rı ve birçok ülkenin yerli üretimi destekleyen sanayi politikaları, küresel ticaretin daha parçalı bir yapıya doğru ilerlediğini gösteri­yor. Buna rağmen Çin'in ihracat performansını koruması ve hat­ta birçok alanda yeni rekorlar kır­ması dikkat çekiyor.

Burada asıl sorulması gereken soru, Çin'in kaç otomobil sattığı değil; tarifelerin yükseldiği, tica­ret savaşlarının yeniden gündeme geldiği ve jeopolitik risklerin art­tığı bir dönemde bunu nasıl başa­rabildiğidir.

Bu sorunun cevabı tekil olarak maliyet avantajında ya da üretim kapasitesinde aranırsa eksik ka­lır. Çünkü dünya artık eski dünya­nın rekabet kurallarıyla işlemiyor. Bugün ülkeler sadece daha fazla üretmeye çalışmıyor; üretimin gerçekleşmesini sağlayan bütün sistemi birlikte inşa ediyor. Reka­bet artık tek bir fabrikanın, tek bir şirketin ya da tek bir ürünün başa­rısıyla açıklanamıyor.

Asıl yarış, birbirini besleyen üretim ekosistemleri arasında ya­şanıyor.

Rekabetin birimi değişti

Uzun yıllar boyunca küre­sel ekonomide rekabet şirket­ler üzerinden okundu. Apple ile Samsung, Boeing ile Airbus, Toyota ile Volkswagen rekabet ederdi. Ülkeler de bu şirketlerin başarısıyla öne çıkardı. Bugün ise tablo çok daha farklı.

Bir elektrikli otomobili ele ala­lım. Buradaki rekabet, aracı ki­min ürettiğiyle ilgili değil çün­kü yeni nesil ürünlerin üretimi beraberinde pek çok kırılımı ba­rındırıyor. Bataryayı kim gelişti­riyor? Yazılımı kim yazıyor? Ya­pay zekâ algoritmalarını kim ge­liştiriyor? Kritik mineralleri kim işliyor? Çipleri kim tasarlıyor? Lojistik ağını kim yönetiyor? Fi­nansmanı hangi kurumlar sağ­lıyor? Üniversiteler hangi yet­kinliklere sahip insan kaynağını yetiştiriyor? Bütün bu sorulara verilen yanıtlar ise rekabetin ger­çek gücünü belirliyor.

Artık tek bir şirketin bu zincirin tamamına hâkim olması mümkün değil. Başarı, bu parçaların ne ka­dar uyum içinde çalışabildiğine bağlı. Başka bir ifadeyle rekabet eden artık şirketler değil; şirketle­ri, üniversiteleri, araştırma mer­kezlerini, yatırımcıları, kamu po­litikalarını ve tedarik zincirlerini aynı hedef doğrultusunda buluş­turabilen ekosistemler.

Bugün Çin'in tek avantajı daha fazla fabrika kurmuş olması de­ğil. Yıllardır üretim, teknoloji ge­liştirme, lojistik, enerji, altyapı ve insan kaynağını birbirini tamam­layan uzun vadeli bir strateji için­de ele alıyor olması. Aynı nedenle ABD de son yıllarda sadece tek­noloji şirketlerini desteklemek­le yetinmiyor aynı zamanda ya­rı iletken üretiminden araştır­ma altyapısına, üniversitelerden stratejik yatırımlara kadar uza­nan geniş bir ekosistemi güçlen­dirmeye de çalışıyor.

Aslında bu Çin'e özgü bir hikâye değil. ABD'nin CHIPS and Scien­ce Act'i ile yarı iletken üretimin­den araştırma ve inovasyona uza­nan yatırımları desteklemesi, Av­rupa Birliği'nin Yeşil Mutabakat ve Temiz Sanayi Mutabakatı çer­çevesinde sanayi politikalarını yeniden şekillendirmesi ve kritik hammaddelere yönelik stratejile­rini güçlendirmesi de aynı arayı­şın farklı örnekleri. Ortak hedef, tek tek şirketleri desteklemekten ziyade, rekabet avantajı yarata­cak bütüncül üretim ekosistemle­ri oluşturmak.

Çünkü artık rekabetin ölçe­ği değişti. Eskiden "en iyi şirket" kazanıyordu. Bugün ise "en güçlü ekosistem" kazanıyor.

Geleceği kim kazanacak?

Sanayi devriminden bu yana ülkelerin rekabet üstünlüğü ço­ğunlukla doğal kaynaklar, ser­maye birikimi veya üretim kapa­sitesi üzerinden değerlendirildi. Son 20 yılda ise bu tabloya tek­noloji eklendi. Bugün geldiğimiz noktada ise rekabeti belirleyen unsur bunların da ötesine geç­miş durumda. Artık asıl farkı ya­ratan, bilgiyi ne kadar hızlı üre­tebildiğiniz, bu bilgiyi ne kadar kısa sürede ürüne dönüştürebil­diğiniz ve bunu sürdürülebilir bir ekosistem içinde yönetebil­diğiniz. Ve elbette tüm bu süre­ci doğru işletebilecek insan kay­nağını yetiştirebilmeniz. Çünkü hiçbir ekosistem nitelikli insan kaynağı olmadan sürdürülebi­lir değil.

Bu nedenle geleceğin rekabe­tinde ülkelerin başarısını tekil ihracat rakamlarıyla değerlen­dirmek yeterli olmayacak. O ih­racatı mümkün kılan bilgi üre­tim kapasitesine, araştırma alt­yapısına, üniversite-sanayi iş birliklerine, girişimcilik kültü­rüne ve değişen beceri ihtiyaç­larına ne kadar hızlı uyum sağ­layabildiklerine de bakmak ge­rekecek.

Türkiye açısından da asıl tar­tışmanın burada başlaması ge­rektiğini düşünüyorum. Daha fazla üretmek elbette önemli. Ancak bundan daha kritik olan soru, nasıl bir üretim ekosistemi inşa ettiğimizdir. Üniversitele­rimiz, araştırma merkezlerimiz, teknoloji girişimlerimiz, sanayi kuruluşlarımız ve kamu politi­kalarımız aynı hedef doğrultu­sunda ne kadar birlikte hareket edebiliyor? Çünkü önümüzde­ki dönemde ülkeleri birbirinden ayıracak olan tek başına üretim kapasitesi değil; bu kapasiteyi sürekli yenileyebilen bilgi eko­sistemleri olacak.

Çin'in açıkladığı otomobil ih­racatı verileri birkaç ay sonra yeni rekorlarla yer değiştirecek, belki de kısa sürede unutulacak. Ancak bu haberin işaret ettiği dönüşüm uzun yıllar gündem­de kalacak. Çünkü bugün deği­şen mevcut ticaret dengeleri de­ğil, rekabetin kendisi. Artık ül­kelerin gücü ne ürettikleriyle değil; teknolojiyi, insan kayna­ğını, sermayeyi, tedarik zincirini ve kamu politikalarını aynı he­def doğrultusunda nasıl bir ara­ya getirebildikleriyle ölçülüyor. 20. yüzyılda rekabetin kazanan­larını büyük şirketler belirledi. Görünen o ki 21. yüzyılda kaza­nanları, güçlü ekosistemler be­lirleyecek.

Kaynak: Dünya | Prof. Dr. Çisil SOHODOL