Bugünse egemenlik; sunucular, büyük dil modelleri ve algoritma ekseninde bambaşka bir boyuta taşındı.
Son haftalarda peş peşe yaşanan gelişmelerin, bu dönüşümün ne kadar ilginç bir doğrultuda ilerlediğini gözler önüne sermesi açısından kayda değer oldukları kanısındayım. ABD’li yapay zekâ şirketinin kendi hükümetiyle hukuki çatışması; Fransa gibi önemli bir Batılı demokrasinin Amerikan ana yazılım-işletim sisteminden kopuş kararı ve Çin'in mevcut düzene meydan okuyan alternatif siber yönetişim çağrısı. Bu üç hikâye birbirinden bağımsız değil. Birlikte okunması gereken büyük bir tablonun parçaları.
Kendi hükümetine dava açan şirket
Temmuz 2025'te ABD Savunma Bakanlığı, yapay zekâ şirketi Anthropic ile 200 milyon dolarlık bir sözleşme imzaladı. Şirketin Claude modelleri, gizli askeri ağlarda konuşlandırılan ilk yapay zekâ sistemi olarak teknoloji tarihindeki yerini aldı. İstihbarat analizi, siber operasyonlar ve taktik planlamada kullanılan bu sistem, Amerikan ordusunun el üstünde tuttuğu bir teknolojiye dönüştü. Ancak Ocak 2026'da Savunma Bakanı Pete Hegseth'in imzaladığı bir memorandum her şeyi değiştirdi. Tüm yapay zekâ sözleşmelerinin "her türlü yasal kullanıma" izin vermesi zorunlu kılınıyordu. Anthropic ise özerk silah sistemleri ile toplu iç gözetim konularında tavrını net bir şekilde ortay koydu. Aslında güvenlik birimleriyle benzer durumlar ve sistem erişim izinleri gibi anlaşmazlıklar daha önce de Meta ve Apple gibi diğer ABD’li dijital devlerin büyüme evrelerinde yaşanmıştı.
Anthropic CEO’su Dario Amodei, bazı durumlarda yapay zekânın demokratik değerleri savunmak bir yana zayıflatabileceğini açıkladı. Bakanlığın yanıtı sert oldu ve Anthropic, tarihte yalnızca yabancı tehditler için kullanılan "tedarik zinciri güvenlik riski" etiketiyle damgalandı. Başkan Trump ise federal kurumların şirketin ürünlerine ambargo koymasını talep etti. Şirket 9 Mart'ta dava açtı. Yargı 26 Mart'ta geçici tedbir kararı verdi ve Pentagon'un yaklaşımını "rahatsız edici" bulduğunu açıkça ifade etti. Konu artık sözleşme uyuşmazlığının ötesinde bir boyuta evirildi. ABD Kongresi otonom silahlar veya kitlesel gözetim konusunda herhangi bir yasal sınır çizmemişti. Aslında buradaki boşluğu dolduran, bir özel şirketin kendi etik sözleşmesi ile sınırlı. Ulusal güvenliği ülke içinde bile özel bir şirketin politikasına emanet etmenin, başlı başına bir egemenlik sorunu olarak değerlendirildiğini görmekteyiz. İşin bir de ülkelerarası boyutu var.
Fransa: Dijital kaderimizin kontrolünü geri alıyoruz
8 Nisan 2026'da Fransa Bakanlıklararası Dijital İşler Direktörlüğü (DINUM), tüm kamu kurumlarının dünyanın en yaygın işletim sistemi Windows'tan Linux'e geçişinin ve Avrupa dışı her türlü dijital bağımlılığın, sonbahara kadar tespit edilmesinin talimatını verdi. Plan yalnızca işletim sistemiyle sınırlı değil; bulut altyapısı, yapay zekâ platformları ve ağ donanımının tamamını kapsıyor. Sene başında da iki buçuk milyon kamu görevlisi sanal toplantı araçları Microsoft Teams ve Zoom'u bırakıp yerli platform Visio'ya geçmişti. Bu stratejinin, giderek daha da yaygınlaşarak devam etmesi öngörülmekte.
Fransa Kamu İşleri Bakanlığı kurallarını, fiyatlandırmasını ve risklerini kontrol edemedikleri çözümlere verilerinin ve stratejik kararlarının bağımlı olmasını kabul etmeyeceklerini belirtti. Kararı sadece siyasi eksende değerlendirmemek lazım. Hukuki olarak da mütekabiliyetin sağlanması amaçlanmış görünüyor. Amerikan “Cloud Act”, ABD yetkililerinin Amerikalı şirketlerden AB topraklarında depolanan verileri de talep edebilmesine olanak tanıyan bir çerçeve. Bir hükümetin kendi vatandaşlarına ait sağlık ve güvenlik verilerinin yabancı bir hukuk sisteminin erişim alanında olması, egemenlik kavramını temelden sarsmakta. Bu durumda Fransa gibi örneklerin çoğalacağını öngörmek zor değil.
Almanya Schleswig-Holstein eyaleti 2025'te çalışanlarının yüzde seksenini açık kaynaklı alternatif yazılımlara geçirdi. Avusturya Silahlı Kuvvetleri “LibreOffice” kullanımına döndü. Amsterdam Belediyesi 2026- 2035 dijital otonomi stratejisini açıkladı. Belediyenin dijital hizmetlerde AB dışı büyük teknoloji şirketlerine olan bağımlılığını azaltmayı ve 2035 yılına kadar tam dijital özerkliğe ulaşmayı hedefleyen kapsamlı bir plan olarak başka ülkelere önemli bir referans noktası oluşturabilir. Başarıyla tamamlanırsa, Almanya, İtalya ve İspanya'nın da aynı yolu izlemesi için siyasi zemin hazırlanmış olacaktır.
İki rakip dünya: Dayatma mı, alternatif mi?
Trump yönetiminin yapay zekâ politikası iki sütun üzerine kurulu. İçeride regülatif düzenlemelerle girişimleri boğmamak, dışarıda Amerikan egemenliğini pekiştirmek. Bu çerçevede müttefik ülkelere sunulan yapay zekâ "ihracat paketleri", görünürde iş birliği çağrısı olsa da özünde Amerikan altyapısına bağımlı olma, veri akışlarınının Amerikan platformları üzerinden geçmesine izin verme ve karşılığında teknolojiye erişim elde etmenin bir türevi. Soğuk Savaş'ın askeri ittifak mantığının teknoloji alanına aktarılmış versiyonu diyebiliriz kısaca.
Diğer tarafta Çin ise alternatif mecrasını tasarlama peşinde. Temmuz 2025'te Şanghay'daki Dünya Yapay Zekâ Konferansı'nda Başbakan Li Qiang, merkezi Şanghay'da olacak yeni bir uluslararası yapay zekâ iş birliği örgütü kurmayı önerdi. Ana hedef kitlesi gelişmekte olan ülkeler olan önerinin, hâkim ülke ve şirketlerin yapay zekâ gücünü tekelleştirmesine bir alternatif yaratabileceği sunulmakta. Qiang, BRICS Rio Zirvesinde de aynı talebi dile getirerek, yapay zekanın küresel yönetiminde BM’nin belirleyici rol oynamasını talep etti.
Bu büyük güç mücadelesinin en kırılgan figürleri, masa başında temsil dahi edilmeyenler. Bir Afrika ülkesinin sağlık sistemi Amerikalı bir bulut sağlayıcının sunucularına taşındığında, o ülkenin verileri başka bir hukuk sisteminin erişim alanına girmekte ya da herhangi bir Balkan ülkesinin kamu karar sistemini yöneten yapay zekâ bir yabancı şirkete aitse, o modelin içinde ne tür varsayımlar olduğu bilinmemektedir. Bağımlılığın biçimi değişmiş, sonucu aynı kalmıştır.
Büyük dil modellerinin eğitimi için gereken hesaplama gücü, enerji altyapısı ve uzman insan kaynağı, pek çok orta gelirli ekonominin bütçesinin çok ötesinde. Bu asimetri, gelişmekte olan ülkeleri kaçınılmaz biçimde dışarıya bağımlı kılmakta. Ülkeler Amerikan ekosistemine mi, Çin ekosistemine mi yönelecekler? Avrupa gibi açık kaynaklı ve şeffaf modeller teorik olarak üçüncü bir yol sunmakta. Ancak bu yolun işlemesi kurumsal kapasite, teknik insan kaynağı ve siyasi kararlılık gerektirmektedir.
Egemenlik kodun içinde
Anthropic vakası bir anlaşmazlık olarak başladı, anayasal bir boyutta devam etmekte. Fransa'nın Linux kararı bir BT projesi olarak başladı, jeopolitik bildiri olarak tarihe geçiyor. Çin'in Şanghay çağrısı bir konferans açıklamasıydı, dünya düzenini yeniden şekillendirme iddiasına dönüştü. Üç hikâye tek bir şeyi söylemekte. Yapay zekâ artık yalnızca bir teknoloji değil, egemenliğin kendisi.
Fransızların argümanı çok geçerli. Dijital egemenlik artık bir seçenek değil. Ancak bu egemenliği inşa etmek, yalnızca işletim sistemi değiştirmekten de ibaret değil. Yapay zekânın şekillendirdiği dünyada egemenlik, toprak değil kod üzerinde kurulacak. Bu kodu kimin yazacağı, kimin denetleyeceği sorusu şu an kritik. Yanıt çok geç verilirse, tarih bir kez daha tekrar edecek ve bu kez hammadde ve ticari rotalar yerine, sunucular üzerinden tecelli edecek.





