Petrol fiyatlarında yaşanan sert dalgalanmaların enflasyon üzerindeki etkileri tartışıyoruz ama asıl can alıcı soru, bir barış ortamının tesisi ya da Boğaz’ın yeniden trafiğe açılması durumunda enflasyonun neden aynı hızla düşmeyeceği.
Hürmüz, jeoekonomik konumu nedeniyle yalnızca petrol ve petrol ürünleri açısından değil, aynı zamanda küresel maliyet yapısını belirleyen çok daha geniş bir ticaret akışının merkezinde de yer alıyor. Artık hepimizin bildiği üzere, günlük yaklaşık 20 milyon varil petrol ve petrol türevinden hariç sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG), petrokimya ürünleri, rafine yakıtlar ve enerji yoğun üretimin girdisi olan ara mallar da taşınıyor. Bu akışın içinde özellikle tarım maliyetlerini etkileyen gübre hammaddeleri, plastik ve kimya sanayi girdileri de bulunuyor. Bu su yolunda yaşanan aksamanın da enerji fiyatları yanında, gıda fiyatları, lojistik ve navlun giderleri, sigorta primleri ve üretim zincirinin tüm halkalarını etkilediğini de bir süredir tartışıyoruz.
Petrol hızla reaksiyon verirken farklı ürün gruplarına etkisi gecikmeli geliyor…
Son haftalarda Hürmüz açılırsa petrol piyasasının hızla geri çekileceğini öngörüyoruz. Öte yandan, yaşanan bu savaş ortamı Dünya’da farklı konularda öyle bir farkındalık yarattı ki petrol olumluya dönen haberler ile gerilese bile, küresel enflasyon görünümü için o kadar umut verici bir senaryo kısa vadede yaşanmayabilir. Bunun çeşitli nedenleri var. İlki, enerji fiyatlarının enflasyona geçişindeki gecikmenin tüketici fiyatlarına yansımasının ortalama 2–3 ay sürdüğü kabul ediliyor. Yani bugün petrol fiyatı gerilese bile, önceki dönemin yüksek maliyetleri üretici fiyatları üzerinden tüketiciye yansımaya devam ediyor. Bu durum özellikle sanayi, ulaştırma ve enerji yoğun sektörlerde daha belirgin hissediliyor.
İkincisi, enerji fiyatlarındaki artış sadece akaryakıtla sınırlı kalmıyor; gübre üretiminde kullanılan doğalgazdan tarımsal üretime, oradan da gıda fiyatlarına kadar geniş bir alanı etkiliyor. Gıda enflasyonunun enerji şoklarından sonra kalıcı hale gelmesinin temel nedeni de bu zincir etkisi. Burada Körfez bölgesi çok kritik. Dünyada en yaygın kullanılan azotlu gübre olan ürenin küresel ticaretinin %46’sı bu Körfez Bölgesi ve Orta Doğu coğrafyasında gerçekleşiyor. Boğazın kapanmasıyla birlikte bu bölgeden tedarik sağlayan Hindistan, Brezilya ve Çin gibi devasa tarım ekonomileri de ciddi bir tedarik riskiyle karşı karşıya kalmış oldu.
Bir diğer önemli başlık lojistik ve sigorta maliyetleri. Jeopolitik risklerin arttığı dönemlerde navlun ve sigorta primleri de hızla yükseliyor, ancak gerilemesi oldukça yavaş oluyor. Çünkü risk algısı fiyatlardan daha kalıcı. Şirketler artan maliyetleri hızla fiyatlarına yansıtırken, maliyetler düşse bile fiyat indirimine gitmekte isteksiz davranıyor. Tüm bu süreci beklentiler kanalı ile de açıklamak mümkün. Jeopolitik belirsizliklerin arttığı bir ortamda firmalar fiyatlama davranışlarını daha temkinli ve yukarı yönlü yapıyor. Bu da enflasyonun aşağı yönlü hareketini sınırlıyor. Ekonomide “asimetrik fiyat geçişi” olarak tanımlanan bu durum, fiyatların yükselirken hızlı, düşerken ise yavaş hareket etmesine neden oluyor.
Küresel borç ve savunma harcamaları da enflasyonist baskı yaratmaya devam edecek . . .
Bugün yaşanan süreci önceki dönemlerden ayıran asıl fark, jeopolitik gerilimlerin ulusal bütçeleri ve savunma harcamalarını kalıcı olarak şişirmesi. Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI) verilerine göre küresel askeri harcamalar 2025 itibarıyla 2,89 trilyon dolara ulaşarak tarihi zirvesini görmüştür. Bu, son on yılda %41’lik bir artış demek.
Bu noktada kritik soru şu: Bu harcamalar nasıl finanse edilecek? International Monetary Fund verilerine göre küresel kamu borcu 100 trilyon doların üzerine çıkmış durumda. Savunma harcamalarının artması, ülkeleri daha fazla borçlanmaya veya dolaylı para genişlemesine zorlayacak. Her iki seçenek de enflasyonist baskıyı artıran unsurlar. Özetle, enflasyonun kalıcılığının arttığı ve kontrolünün zorlaştığı yeni bir dönemdeyiz.





