Yazıların sorumluluğu elbette yazarlarına ait; ancak vergi müfettişlerince kaleme alınan bir kurum dergisindeki yaklaşımların, idarenin orta vadeli yönelimine ilişkin erken sinyaller taşıdığını düşünüyorum. Bu gözle okununca sayı, mükellefler açısından üzerinde durulması gereken mesajlar veriyor.
Uzlaşma ve izaha davet büyüyor, ama eleme sertleşiyor
Sayının uygulama açısından en önemli makalesi, uzlaşma ve izaha davet verilerini analiz eden çalışma.
Rakamlar çarpıcı: Uzlaşmada ceza indirimleri yüzde 80’i aşıyor; 2025’te tarhiyat öncesi uzlaşmada 9,46 milyar TL ceza 1,69 milyar TL’ye inmiş. İzaha davet edilen mükellef sayısı bir yılda 16.495’ten 30.237’ye, artırılan matrah 17 milyar TL’den 83,2 milyar TL’ye çıkmış.
Madalyonun öbür yüzü ise şu: İzaha davette incelemeye sevk oranı yüzde 15’ten yüzde 23’e yükselmiş. Yani şekli, genel geçer izahlar artık kabul görmüyor. Otuz günlük süre içinde belge temelli, ticari icaplarla uyumlu, hukuki dayanakları gösterilmiş bir izah dosyası hazırlanmalı; ek süre hakkı bulunmadığından, sürenin yetmediği karmaşık konularda bu durum yazılı olarak kayda geçirilmeli.
Hatırlatalım: 2 Ağustos 2024 sonrası tarhiyatlarda vergi aslı uzlaşma kapsamında değil. Dava süresi içinde uzlaşmaya sadece ceza kısmı için başvurulabiliyor. Dava açmayı düşünüyorsanız, ihbarnamenin tebliğinden itibaren 30 gün içinde dava açılması şart. Bu dönemde, çok sayıda mükellef, eski alışkanlıkla, cezada olduğu gibi uzlaşılamazsa uzlaşmadan sonra 15 gün içinde dava açabilme hakkının devam ettiğini düşünerek vergi aslında dava açma süresini kaçırdılar.
Tartışmalı öneriler: Dava hakkına dokunmayın
Aynı makalede, “uzlaşma iradesinin bölünmezliği” gerekçesiyle, cezada uzlaşan mükellefin vergi aslına dava açma hakkının yasal olarak sınırlandırılması öneriliyor. Vergi aslı kanunen uzlaşma konusu yapılamadığına göre, mükellefin özgür iradesiyle vazgeçtiği bir hak yok; ceza uzlaşmasına böyle bir sonuç bağlamak, hak arama hürriyetine (AY m. 36) ve yargı yolu güvencesine (AY m. 125) ölçüsüz bir müdahale olmaya adaydır. Bugünkü hukuki durum ise net: cezada uzlaşmak, vergi aslına dava açmaya engel değildir.
Makalenin izaha davet üzerine verilen beyannamelerde ihtirazi kayıt konusunu “uygulamada tereddüt var” diyerek geçiştirmesi de önemli bir eksiklik.
Oysa yargı bu alanda mesafe aldı: Anayasa Mahkemesi Arbay Petrol kararında (B. No: 2015/15100) idari baskı altında ihtirazi kayıtla verilen düzeltme beyannamelerine karşı dava yolunun kapatılmasını mülkiyet hakkı ihlali saydı; Danıştay’ın güncel kararları da bu çizgide.
Pratik önerimiz şu: izaha davet veya sahte belge ön tespiti üzerine beyanname verilecekse, tartışmalı kalemlerde mutlaka ihtirazi kayıt konulmalı ve otuz günlük dava süresi takip edilmeli. İndirimli ceza hakkı ile dava hakkı arasında seçim yapmak zorunda olmadığınız yönündeki içtihat savunulabilir durumda.
İhbarcı gizliliğini inceleyen makaledeki, aramalı incelemelerde dosyaya erişimin CMK 153 benzeri bir "gizlilik kararıyla» kısıtlanması önerisi de aynı kefede. Tarhiyata ve kaçakçılık suçlamasına karşı savunma hazırlayan mükellef bakımından adil yargılanma hakkı ve silahların eşitliği ilkesiyle çelişen bu öneri, yasalaşma sürecinde yakından izlenmeli. Bu arada yılda 100 binin üzerinde ihbar geldiğini ve aramalı incelemelerin çoğunlukla ihbara dayandığını da not edelim; ayrılan ortak, eski çalışan, kırgın rakip kaynaklı ihbar riski somut bir denetim tetikleyicisidir.
Karşılıklı anlaşma usulünde OECD ortalamasının çok gerisindeyiz
Karşılıklı Anlaşma Usulünü (KAU) inceleyen makaledeki istatistikler düşündürücü. OECD ortalamasında transfer fiyatlandırması dosyaları 31 ayda çözülürken, Türkiye’de ortalama süre 46-56 ay. Üstelik Türk vergi anlaşmalarında KAU sonrası devreye giren zorunlu tahkim yok; iki idare anlaşamazsa mükellefin elinde koz kalmıyor. Çifte vergilendirmeyle karşılaşan mükellefe önerimiz açık: KAU’ya tek başına bel bağlamayın, iç hukuktaki dava sürelerini mutlaka koruyun. Makalede aktarılan Avustralya Oracle kararı da KAU ile yargı yolunun birbirini dışlayan değil, tamamlayıcı mekanizmalar olarak yönetilmesi gerektiğini gösteriyor.
Yargı idareden esen sert rüzgarlardan kısmen de olsa koruyor
Derginin mevzuat derlemesinde dikkat çeken kararlar var. Anayasa Mahkemesi, e-tebligatta usul ve esas belirleme yetkisinin Bakanlığa geniş devrini kanunilik ilkesine aykırı buldu, yeni düzenleme yapıldı. Yine AYM, sporcu tevkifatının mahsubunu “sorumlusunca ödenmiş olma” şartına bağlayan kuralı mülkiyet hakkına aykırı bularak iptal etti; kaynağında kesilen verginin ödenmeme riskinin mükellefe yüklenemeyeceği çizgisi güçleniyor.
Sonuç: İdari yol kullanılmalı, dava hakkı korunmalı
Tabloyu birlikte okuyunca şu görünüyor: İdari çözüm yolları nicel olarak büyürken değerlendirme sertleşiyor; idare cephesinde mükellef haklarını daraltacak öneriler dillendiriliyor; bütçe söylemindeki mali disiplin vurgusu ise denetim ve tahsilat baskısının süreceğine işaret ediyor. Buna karşılık AYM ve Danıştay içtihadı mükellef hakları yönünde güçleniyor. Bu makas, uyuşmazlıkların giderek daha fazla anayasal ilkeler düzleminde, yargıda çözüleceğini düşündürüyor.
Mükelleflere temel önerimiz değişmiyor: İdari çözüm yollarını kullanın, ama dava haklarınızı koruyan kayıtları — ihtirazi kayıt, süre takibi, usul itirazları — sistematik biçimde işletin. Af ya da yapılandırma beklentisine yaslanan vergi stratejileri, bu konjonktürde her zamankinden riskli. Ben halen 2027 Haziran’ına kadar matrah artırımı benzeri bir af beklemiyorum. 31 Temmuz 2027’ye kadar geçerli varlık barışı imkanlarını da iyi değerlendirin derim.





