2 Temmuz 2026’da Industrial and Corporate Change dergisinde yayımlanan bir makalede, Michalis Nikiforos, Vlassis Missos, Christos Pierros ve Nikolaos Rodousakis, Yunanistan’da 2009 sonunda başlayan krizin ve bunu izleyen ekonomik uyum programlarının uzun dönemli etkilerini inceliyor.
2010 yılında uygulamaya konulan ekonomik uyum programlarının temel amacı, Yunanistan ekonomisini daha rekabetçi, daha üretken ve ihracata dayalı bir yapıya dönüştürmekti. Bu kapsamda kamu harcamalarında önemli kesintilere gidildi, iş gücü piyasası esnekleştirildi, ürün piyasaları serbestleştirildi, özelleştirmeler hızlandırıldı ve ücretler önemli ölçüde geriledi. Beklenti, kaynakların daha verimli sektörlere yönelmesi ve iş gücü verimliliğinin artmasıydı.
Ancak çalışma, ortaya çıkan sonucun beklentilerden oldukça farklı olduğunu gösteriyor.
Yazarlara göre kriz sonrasında Yunanistan ekonomisinde Accommodation and Food Service Activities (AFSA) olarak tanımlanan konaklama ve yiyecek hizmetleri faaliyetlerinin ağırlığı belirgin biçimde arttı. Oteller, restoranlar, kafeler, barlar ve benzeri turizm odaklı hizmet faaliyetleri ekonominin lokomotiflerinden biri hâline gelirken, yazarlar bu dönüşümü “cafe economy” (kafe ekonomisi) kavramıyla tanımlıyor.
Burada anlatılmak istenen elbette kahve kültürünün gelişmesi değildir. Kastedilen, ekonominin giderek düşük katma değerli ve verimliliği görece düşük hizmet faaliyetlerine daha fazla bağımlı hâle gelmesidir.
Makalenin en dikkat çekici bulgularından biri, 2009-2023 döneminde konaklama ve yiyecek hizmetleri sektöründe istihdamın yaklaşık yüzde 87 artmasına rağmen, aynı dönemde çalışan başına iş gücü verimliliğinin yaklaşık yüzde 41 gerilemiş olmasıdır. Aynı dönemde sektörde reel ücretler kullanılan fiyat endeksine göre yaklaşık yüzde 59 gerilemiştir.
Başka bir ifadeyle sektörde çalışan sayısı hızla artmış; buna karşılık çalışan başına üretilen katma değer gerilemiştir. Yazarlar, bu nedenle kriz sonrasında söz konusu sektörde istihdamın önemli ölçüde arttığını; buna karşın bu artışın çalışan başına üretkenlikte benzer bir yükseliş sağlamadığını ortaya koymaktadır.
Sorun yalnızca bu sektörle de sınırlı değildir. Çalışmaya göre, 2023 yılı itibarıyla Yunanistan’ın toplam iş gücü verimliliği hâlâ 2009 seviyesinin yaklaşık yüzde 16 altında bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle ekonomi yeniden büyüme sürecine girmiş olsa da üretkenlik kriz öncesindeki düzeyine ulaşamamıştır.
Yazarlar bunun nedenini yalnızca sektörlerin değişmesinde aramıyor. Onlara göre kemer sıkma politikaları toplam talebi önemli ölçüde daraltırken, reel ücretlerdeki sert düşüş de firmaların verimlilik artırıcı teknoloji yatırımlarına yönelme isteğini zayıflattı. İş gücü maliyetleri düştüğünde işletmeler açısından yeni teknolojiye yatırım yapmak yerine daha fazla düşük ücretli işçi çalıştırmak daha cazip hâle gelebiliyor. Bu durum ise verimlilik artışını sınırlayan önemli unsurlardan biri olarak değerlendiriliyor.
Makalenin belki de en önemli uyarısı burada ortaya çıkıyor. Bir ekonomide kafe, restoran ve turizm işletmelerinin sayısının artması tek başına refah göstergesi değildir. Eğer istihdam artışı ağırlıklı olarak düşük verimlilikli sektörlerde gerçekleşirken yüksek katma değerli üretim aynı ölçüde gelişmiyorsa, uzun vadede ekonominin üretkenliği zayıflayabilir. Kısa vadede istihdam artarken çalışan başına üretilen katma değer aynı ölçüde yükselmeyebilir.
Bu değerlendirme, turizmin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Makale, tam tersine, turizmin Yunanistan’a önemli döviz kazandırdığını ve cari işlemler açığının azaltılmasına ciddi katkı sağladığını kabul ediyor. Ancak ekonominin büyümesinin giderek düşük verimlilikli hizmet faaliyetlerine dayanmasının uzun vadede sürdürülebilir büyüme açısından önemli bir risk oluşturduğunu da vurguluyor.
Yunanistan örneği önemli bir gerçeği yeniden hatırlatıyor. Bir ekonominin başarısını yalnızca açılan işletme sayısıyla, dolu kafelerle veya canlı sokaklarla ölçmek doğru değildir. Asıl bakılması gereken, ekonominin ne kadar katma değer ürettiği, çalışan başına verimliliğin nasıl değiştiği ve üretim yapısının uzun vadede ne kadar güçlendiğidir.
Ekonomik canlılık ile ekonomik verimlilik her zaman aynı anlama gelmez. Bazen hareketli görünen bir ekonomi, üretkenlik bakımından aynı başarıyı gösteremeyebilir. Yunanistan üzerine yapılan bu çalışma da tam olarak buna dikkat çekiyor. Kafe ekonomisi kavramı, kafelerin çoğalmasını değil; ekonominin düşük verimlilikli hizmet faaliyetlerine giderek daha fazla bağımlı hâle gelmesini ifade ediyor. Bu nedenle ekonomileri değerlendirirken görünen hareketliliğin yanı sıra, üretkenlik ve katma değer göstergelerine de bakmak gerekmektedir.
Türkiye için aynı durum mu geçerli?
Yunanistan üzerine hazırlanan bu çalışma ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Türkiye ekonomisi de giderek kafe, restoran, konaklama ve turizm faaliyetlerinin ağırlık kazandığı, düşük ücretli ve düşük verimlilikli bir yapıya mı dönüşüyor?
Bugün için bu soruya kesin bir “evet” demek doğru olmaz. Çünkü Türkiye ile Yunanistan’ın son 15 yılda izlediği ekonomik seyir aynı değildir. Yunanistan, 2010 sonrasında millî gelirinin yaklaşık dörtte birini kaybettiği çok ağır bir ekonomik kriz yaşarken; Türkiye aynı dönemde dalgalanmalar yaşasa da üretimini, ihracatını ve istihdamını artırmaya devam etti. Dolayısıyla Yunanistan’da yaşanan verimlilik çöküşünü Türkiye için birebir tekrarlamak isabetli olmaz.
Ancak bu farklılık, Yunanistan örneğinin Türkiye açısından hiçbir anlam taşımadığı anlamına da gelmez. Tam tersine, makalenin ortaya koyduğu temel uyarılar Türkiye bakımından da dikkatle değerlendirilmelidir.
Öncelikle hizmet sektörünün büyümesi tek başına olumsuz bir gelişme değildir. Gelişmiş ekonomilerde de hizmetlerin millî gelir ve istihdam içindeki payı oldukça yüksektir. Finans, yazılım, sağlık, eğitim, lojistik, danışmanlık ve bilgi teknolojileri gibi birçok hizmet alanı yüksek katma değer üretmekte ve ekonominin rekabet gücünü artırmaktadır.
Dolayısıyla mesele, hizmet sektörünün büyümesi değil; hangi hizmet sektörlerinin büyüdüğüdür.
Turizm, konaklama ve yiyecek-içecek hizmetleri Türkiye açısından önemli sektörlerdir. Bu alanlar yüz binlerce kişiye istihdam sağlamakta, özellikle gençler için iş gücü piyasasına giriş imkânı sunmakta ve ülkeye önemli miktarda döviz kazandırmaktadır. Cari işlemler dengesi üzerindeki olumlu etkileri de yadsınamaz.
Ancak ekonominin büyümesi giderek bu sektörlere bağımlı hâle gelmeye başladığında, Yunanistan çalışmasının işaret ettiği riskler ortaya çıkabilir.
Makalenin en önemli tespitlerinden biri, düşük ücretlerin her zaman rekabet avantajı sağlamadığıdır. Geleneksel anlayışa göre ucuz iş gücü maliyetleri işletmelerin rekabet gücünü artırır. Ancak araştırmacılar bunun her zaman geçerli olmadığını savunuyor. Onlara göre emek maliyetleri çok düştüğünde işletmeler teknoloji yatırımı yapmak, otomasyona geçmek veya çalışan başına üretimi artıracak yeniliklere yönelmek yerine daha fazla düşük ücretli işçi çalıştırmayı tercih edebilmektedir. Bunun sonucu olarak istihdam artsa bile çalışan başına üretilen katma değer yeterince yükselmemekte.
Bu tespit yalnızca Yunanistan için değil, gelişmekte olan birçok ekonomi açısından da önem taşıyor.
Çünkü sürdürülebilir refahın kaynağı sadece daha fazla insanın çalışması değildir. Asıl önemli olan, çalışan başına ne kadar değer üretildiğidir. Bir ekonomide aynı sayıda kişi çalışıyor olabilir; ancak yüksek teknoloji kullanan, yenilik yapan ve nitelikli üretim gerçekleştiren bir işletmeyle düşük katma değerli hizmet sunan bir işletmenin ekonomiye katkısı aynı değildir.
Türkiye açısından üzerinde durulması gereken konu da tam olarak budur.
Son yıllarda şehir merkezlerinde, alışveriş yerlerinde ve turizm bölgelerinde kafe, restoran ve benzeri işletmelerin hızla arttığı gözlenmektedir. Bu durum ekonomik canlılığın bir göstergesi olabilir. Ancak aynı dönemde yüksek teknoloji üretiminin, araştırma-geliştirme faaliyetlerinin, patent üretiminin, dijital dönüşümün ve çalışan başına katma değerin de benzer ölçüde artıp artmadığı en az bunun kadar önemlidir.
Ekonomik büyümenin niteliğini belirleyen unsur, tüketimin nerede yapıldığı değil; üretimin hangi alanlarda yoğunlaştığıdır.
Yunanistan üzerine hazırlanan çalışma tam da bu nedenle yalnızca turizm sektörünü eleştirmiyor. Asıl eleştiri, ekonominin üretkenliğini artıracak sektörler yerine düşük verimlilikli faaliyetlerin büyümenin temel motoru hâline gelmesine yöneliktir. Yazarlara göre kısa vadede istihdam yaratan bu model, uzun vadede üretkenlik artışını sınırlamakta ve refah artışını yavaşlatmaktadır.
Türkiye’nin bugün Yunanistan’ın bulunduğu noktada olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak ekonomik büyümenin giderek düşük katma değerli faaliyetlere dayanması, ücret artışlarının verimlilik artışından kopması ve teknoloji yatırımlarının yetersiz kalması hâlinde benzer risklerle karşılaşılması ihtimali göz ardı edilmemelidir.
Mesele, ülkede kaç kafe, restoran veya otel bulunduğu değildir. Bunlar canlı bir ekonominin doğal unsurlarıdır. Asıl soru şudur: Ekonomi, yüksek katma değer üreten sektörlerle mi büyüyor; yoksa düşük ücretli ve düşük verimlilikli faaliyetler büyümenin ağırlık merkezini mi oluşturuyor?
Yunanistan’ın kafe ekonomisi üzerine yapılan çalışma, bu sorunun sadece komşu ülke için değil, üretim yapısını güçlendirmek isteyen bütün ekonomiler için önem taşıdığını hatırlatıyor. Çünkü uzun vadede refahı belirleyen, açılan işletme sayısı değil; o işletmelerin çalışan başına ne kadar katma değer üretebildiğidir.
Sonuç ve genel değerlendirme
Yunanistan örneği aslında ekonomiye bakarken hangi göstergelere odaklanmamız gerektiğini de hatırlatıyor. Bir ekonominin sağlığını yalnızca açılan işletme sayısıyla, dolu kafelerle ya da hareketli caddelerle ölçmek yanıltıcı olabilir. Asıl soru, bu hareketliliğin ne kadar katma değer ürettiği ve çalışan başına üretimi ne ölçüde artırdığıdır.
Kafelerin ekonomik kriz dönemlerinde müşteri bulmaya devam etmesinin bir nedeni de kahvenin görece düşük maliyetli bir sosyalleşme imkânı sunmasıdır. Gelir düzeyi gerilese bile insanlar tamamen sosyal hayattan çekilmek yerine, daha pahalı alternatifler yerine kahve gibi nispeten erişilebilir harcamalara yönelebilmektedir. Bu nedenle kafelerin dolu olması, tek başına hanehalkının refahının arttığını ya da ekonominin sağlıklı bir üretim yapısına sahip olduğunu göstermeyebilir.
Türkiye bakımından bu tabloyu değerlendirirken, düşük ücret politikasının yanı sıra özellikle bazı sektörlerde kayıt dışı çalışan yabancıların oluşturduğu ucuz iş gücü arzını da göz ardı etmemek gerekir. Muhtemelen siz de bir kafe ya da restorana gittiğinizde, özellikle mutfakta veya müşterilerin doğrudan görmediği bölümlerde çalışan yabancı uyruklu kişilerle sıkça karşılaşıyorsunuzdur. Bu gözlem tek başına kayıt dışılığı kanıtlamaz; ancak emek yoğun hizmet sektörlerinde düşük maliyetli yabancı iş gücünün yaygınlaştığını gösteren dikkat çekici bir işarettir.
Ekonomide çoğu zaman gözden kaçan basit ama önemli bir gösterge vardır: Bir sektörün katma değerdeki payının istihdamdaki payından daha küçük olması, o sektörün verimliliğinin ekonomi genelindeki ortalamanın altında olduğunu gösterir. Başka bir ifadeyle, çok sayıda insanın çalıştığı bir sektör ekonomiye aynı ölçüde değer katmıyorsa, istihdam artışı tek başına refah artışı anlamına gelmez.
Elbette hiçbir ülke yalnızca sanayiyle büyüyemez; hizmet sektörü de modern ekonomilerin vazgeçilmez unsurudur. Ancak önemli olan, hangi hizmetlerin büyüdüğüdür. Yazılım, finans, sağlık, eğitim ve yüksek teknolojiye dayalı hizmetlerle büyüyen bir ekonomi ile ağırlığını düşük verimlilikli hizmet faaliyetlerine veren bir ekonomi aynı değildir.
Asıl mesele, şehirlerde kaç kafe veya restoran açıldığı değildir. Önemli olan, bu işletmelerin ekonomide hangi üretim yapısının sonucu olduğudur. Eğer kafeler, güçlü bir sanayinin, yüksek teknoloji üretiminin ve artan gelir seviyesinin doğal sonucu olarak çoğalıyorsa bu ekonomik gelişmenin göstergesi olabilir. Ancak üretken sektörler güç kaybederken ekonomi giderek düşük katma değerli hizmet faaliyetlerine dayanıyorsa, aynı görüntü bambaşka bir gerçeği anlatır.
Yunanistan üzerine yapılan çalışma da tam olarak bu uyarıyı yapıyor. Sokakların kalabalık olması, kafelerin dolu olması, hatta son yıllarda özellikle üniversite kampüslerinin ve çevresinin giderek kafelerle kuşatılması tek başına refahın göstergesi değildir. Bunlar ekonomik canlılığın işaretleri olabilir; ancak üretkenliğin arttığını tek başına göstermez.
Ezcümle, gerçek refahın ölçüsü daha fazla masa kurabilmek değil; çalışan başına daha fazla katma değer üreten bir ekonomi inşa edebilmektir.





