“Türkiye’de vergi yükü ağır mı?” sorusu neredeyse her ekonomik tartışmanın bir köşesinde karşımıza çıkıyor. Çarşıda, pazarda, sosyal medyada ya da televizyon ekranlarında aynı cümleyi duyuyoruz: “Bu kadar vergi olur mu?” Peki gerçekten ne kadar vergi ödüyoruz? Ve daha önemlisi, ölçtüğümüz şey gerçekten hissettiğimiz yük mü?
Vergi yükü: Devletin topladığı vergilerin gayrisafi yurtiçi hasılaya (GSYİH) oranıdır. OECD’nin 2025 Gelir İstatistikleri Raporu verilerine göre Türkiye’nin vergi yükü, OECD ortalamasının yaklaşık on puan altında. İlk bakışta tablo, Türkiye’nin yüksek vergili ülkeler arasında yer almadığı izlenimini yaratıyor. Hatta matematiksel açıdan bakıldığında, birçok gelişmiş ülkeye kıyasla daha düşük bir toplam vergi oranına sahip olduğumuz söylenebilir.
Ancak asıl mesele burada başlıyor. Vergi yükünün hesaplanma biçimi ile yurttaşın gündelik hayatında hissettiği (vergi baskısı-vergi tazyiki) şey, aynı şey değildir. Çünkü bu yük belirli kesimlerde yoğunlaşıyorsa, dolaylı vergiler aracılığıyla alışveriş fişine, akaryakıt pompasına, elektrik faturasına yayılıyorsa, hissedilen baskı çok daha ağır olabilir.
Dolayısıyla mesele yalnızca yüzde kaç vergi toplandığı değil; bu verginin kimden, nasıl ve hangi yöntemlerle toplandığıdır.
OECD 9 Aralık 2025 günü 2025 Gelir İstatistikleri Raporunu yayımladı. Bu Rapora ilişkin olarak Gelir İdaresi Başkanlığı da muhtelif istatistiklerini güncelleyip yayımladı.
Gelelim OECD verilerine…
OECD’nin 9 Aralık 2025’te yayımladığı 2025 Gelir İstatistikleri Raporu, üye ülkelerin toplam vergi gelirlerinin gayrisafi yurtiçi hasılaya oranını ortaya koyuyor. Bu oranlar, sosyal güvenlik primlerini de içeren toplam kamu gelirlerini kapsıyor ve 2024 ile önceki yıllara ilişkin verileri içeriyor.
2024 yılı itibarıyla OECD ortalaması yüzde 34,1’dir. Danimarka yüzde 45,2 ile listenin başında yer alıyor. Fransa, Avusturya, Belçika, İtalya, Finlandiya, Lüksemburg ve İsveç gibi ülkelerde de vergi yükü yüzde 40’ın üzerinde seyrediyor. Yani birçok Avrupa ülkesinde gayrisafi yurtiçi hasılanın yaklaşık yüzde 40-45’ine ulaşan bir vergi toplama kapasitesi söz konusudur.
Listenin alt sıralarında ise Meksika yüzde 18,3 ile en düşük vergi yüküne sahip ülke konumundadır. Onu yüzde 20,5 ile Şili, yüzde 19,9 ile Kolombiya ve yüzde 21,7 ile İrlanda izliyor.
Türkiye’nin 2024 yılı vergi yükü ise yüzde 24 düzeyindedir. Bu oran, OECD ortalamasının yaklaşık on puan altındadır. Türkiye’den daha düşük vergi yüküne sahip sadece dört ülke bulunuyor: Meksika, Şili, Kolombiya ve İrlanda.
Salt tabloya bakıldığında ortaya çıkan fotoğraf şu: Türkiye, OECD içinde vergi yükü görece düşük ülkeler arasında yer alıyor. Ancak bu matematiksel sıralama, tek başına vergi sisteminin adaleti ya da yurttaşın hissettiği vergi baskısı hakkında yeterli bir fikir vermiyor.
Bizde oranın düşük olma nedenleri
2024 yılı itibarıyla OECD’de ortalama vergi yükü yüzde 34,1 iken Türkiye’de bu oran yüzde 24 düzeyinde. Yaklaşık on puanlık bir fark söz konusu. Üstelik Türkiye’den daha düşük vergi yüküne sahip yalnızca dört ülke bulunuyor. Bu fotoğraf “Türkiye düşük vergili ülkeler arasında” izlenimi yaratabilir.
Ancak matematiksel oranlar tek başına gerçeği anlatmaz. Vergi yükünü yalnızca gayrisafi yurtiçi hasılaya oranlayarak ölçmek, işin sosyolojik ve psikolojik boyutunu dışarıda bırakır. Oysa yurttaşın hissettiği şey oran değil, cebinden çıkan para ile bu paranın içindeki vergi tutarıdır.
Gelir vergisi yönünden
2025 yılında yaklaşık 2 trilyon 813 milyar lira gelir vergisi tahsil edilmiş. Bu tutarın yalnızca yüzde 6,5’i yıllık beyanname (geçici vergi dahil) veren mükelleflerden; yaklaşık yüzde 93,5’i stopaj yoluyla tahsil edilmiş. Başka bir ifadeyle gelir vergisinin ezici kısmı kaynağında kesilerek toplanmaktadır.
Stopajın önemli bir kısmını ücretliler oluşturmaktadır. Buna karşılık ticari kazanç sahipleri, serbest meslek erbabı ya da diğer gelir unsurlarına sahip kişiler beyan esasına tabidir. Bu tablo, vergi tazyikinin kim üzerinde daha yoğun hissedildiğine dair önemli bir fikir vermektedir. Vergisini peşin ve otomatik olarak ödeyen ücretlinin hissettiği yük ile kazancını beyan eden mükellefin hissettiği yük doğal olarak pek de aynı değildir.
Dolaylı vergiler yönünden
Sadece gelir vergisi ödemiyoruz. Günlük hayatın her aşamasında KDV ve çoğu zaman ÖTV devreye giriyor; makette yapılan alışverişten akaryakıta, elektrikten doğalgaza, telefondan suya kadar pek çok harcamada dolaylı vergiler söz konusudur.
Dolaylı vergilerin temel sorunu, ödeme gücünü dikkate almamasıdır. Yüksek gelirli bir kişi doğalgaz tükettiğinde ödediği KDV oranı ile düşük gelirli bir kişi aynı tüketimi yaptığında ödediği KDV oranı aynıdır. Ancak bu verginin kişinin geliri içindeki ağırlığı düşük gelirli için çok daha fazladır. İşte subjektif vergi yükü tam da burada ortaya çıkar; düşük gelirlinin hissettiği yükün fazlalığı…
Diğer taraftan 2025 ve 2026 bütçe kanunları uyarınca dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı 2025 için yüzde 66,05 ve 2026 için ise yüzde 61,69 olarak tahmin edilmiş. Dolaysız vergilerin payı ise 2025 yılı için yüzde 33,95 ve 2026 yılı için ise yüzde 38,31 olarak tahmin edilmiş. Ancak bu değişim, dolaylı vergilerin azaltılmasından değil; dolaysız vergi tahsilatının artırılmasından kaynaklanmaktadır. KDV ve ÖTV’nin oranında ya da kapsamındaysa bir daralma öngörülmemektedir.
Dolayısıyla matematiksel kompozisyon değişse bile, dolaylı vergilerin gündelik hayattaki ağırlığı devam etmekte, bu da vergi tazyikinin azalmasından ziyade artması riskini beraberinde getirmektedir.
Kurumlar vergisi yönünden
Şirketler elde ettikleri kazançlar üzerinden kurumlar vergisi ödemektedir. Ancak son yıllarda kurumlar vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payı diğer vergi gelirlerine nazaran pek de yüksek değildir. Örneğin 2025 yılında bu oran yüzde 11,08 olarak gerçekleşmiştir. 2026 yılı bütçe tahminlerinde kurumlar vergisinin payının daha düşük olacağı öngörülmektedir.
Başka bir ifadeyle, vergi sisteminin omurgasını kurumlar vergisi değil; daha çok ücretlilerden ve tüketim üzerinden alınan vergiler oluşturmaktadır. Bu durumda vergi tazyikini daha yoğun hisseden kesimin kim olduğu sorusu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Kayıt dışılık yönünden
Buna bir de kayıt dışı ekonomi eklendiğinde tablo daha da netleşir. Kayıt dışı faaliyet gösterenler ya hiç vergi ödemez ya da eksik öderken, kayıtlı çalışanlar ve işletmeler sistemin tüm yükünü taşımaktadır. Ayrıca bazı servet unsurlarının yeterince vergilendirilmemesi de yükün dağılımını daha da bozabilmektedir.
Sonuç itibariyle
OECD verileri, Türkiye’nin toplam vergi yükünün ortalamanın altında olduğunu gösteriyor. Kâğıt üzerinde Türkiye, düşük vergili ülkeler arasında yer almaktadır. Ancak vergi meselesi yalnızca oranlardan ibaret değildir. Vergi yükünün düşük görünmesi, vergi baskısının düşük olduğu anlamına gelmez.
Asıl belirleyici olan, bu yükün kimler tarafından taşındığıdır. Türkiye’de vergi gelirlerinin önemli bir kısmı ücretlilerden ve tüketim üzerinden tahsil edilmektedir. Gelir vergisinin büyük ölçüde stopaj yoluyla toplanması ve dolaylı vergilerin bütçe içindeki yüksek payı, yükün geniş halk kesimlerine yayıldığını göstermektedir. Buna karşılık kurumlar vergisinin ve servet unsurlarının toplam gelir içindeki payı düşük kalmaktadır.
Bu yapı, vergi yükünün matematiksel olarak düşük; fakat dağılım itibarıyla yoğunlaştırılmış bir karakter taşıdığını ortaya koymaktadır. Dolaylı vergilere dayalı bir sistem, ödeme gücü ilkesini zayıflatır ve düşük ile orta gelir grupları üzerinde daha ağır bir baskı oluşturur. Dolayısıyla hissedilen vergi yükü ile istatistiklerde görülen oran arasındaki fark büyür.