Yıllar önce belediye otobüsünden inip, yeşil, gür bitkilerle sınırlandırılmış "Yeşilova Şengül Aile Bahçesi"nin köşesinden sola dönüp aşağıya doğru yürürseniz, önce eski tren yolundan kalma bir toprak yığınını aşar ve sonra Ormanlar Yolu'nu izleyerek aşağı doğru yollandığınızda ise ilk olarak karşınıza büyük yonca tarlasının köşesindeki ahşap köy korucusunun kulübesi çıkardı.
O günlerde kentin ortasında açılan bir yol nedeniyle dedemin evi istimlâk edilmiş, babamdan öğrendiğime göre bir uyanık akrabamızın şeftali ağaçlarını kestirerek sattığı bir arsayı satın alarak oraya 1958 model, beyaz badanalı, tek katlı bir ev yaptırmış ve artık köy ile kentin arasında kalmış bir bölgede yaşamaya başlamıştık.
O sıralarda başka bir kentten gelen bir akrabamızın bana getirdiği Küçük Prens kitabından etkilenmiş olmalıyım ki, o günlerde tuhaf bir düşünceyi beynimde gezindirmeye başlamıştım. Biz öldükten sonra bile bu beyaz badanalı evin duvarları içinde konuşulanlar, evrenin bizim aklımızın almayacağı derinliklerinde bir yerde hâlâ bir şekilde saklanıp korunacak mıydı? Bunu anneme sorduğumda o bana, "Sen dersini çalış. Saçma sapan şeyler düşünme." demişti.
Köy korucusu atı ile ortada dolaşır ve ara sıra bize, "Erikleri, şeftalileri yolmayın haa!" diye atının üstünden bağırır; sonra da atını hızlandırarak yanımızdan uzaklaşırdı.
Yazları tozlu, kışları bol çamurlu ve su birikintili bir yolun geçtiği 58 model evimizin duvarı dibinde bulunan mürdüm eriği ağacı ile yolun karşısındaki tütün tarlasının kenarında bulunan meşe ağacı, artık nereden uydurduysam yeşilliğin ortasına atılmış, kırmızı kiremitli beyaz evimizin arkadaşlarıydı bana göre. Evimizin karşısındaki tütün tarlası ile yonca tarlasının arasında dizili alçak ayva ağaçları aşağıda biter ve iki tarlanın ucunda, tarlalara göre biraz daha düşük bir düzeyde de bir su pınarı bulunurdu.
Bilmem, 1958 model evin suyu, elektriği, radyosu, televizyonu, telefonu lan olmadığını söylememe gerek var mı? Yakın pınarlardan içme suyu alınan, bahçedeki tulumbadan çekilen su ile akşamları ayaklarımızı yıkayıp eve girdiğimiz günlerdi o günler. Yaz günleri siyah ve kırmızı böğürtlenlerle başlayıp yeşil erikler, sulu şeftaliler ve bahçedeki dutlar ile süren, çevrenin bize ücretsiz sunduğu meyve şenliklerini asla unutmam.
Benden daha büyük çocuklar o yaz eski tren yolunun altındaki küçük tünellerden birinde sigara içmiş ve hiç bıkmadan günlerce yonca tarlasının orada çok büyük bir yılanın olduğunu ve bu yılanın yanında bir, iki daha kısa yılan ile birlikte akşamüstleri iki tarlanın kesişimindeki pınara su içmeye geldiğini durmadan anlatmışlardı. Onlara göre yerin altında yılanların krallığı vardı ve bazı zamanlar onlar da aralarında bu krallık için kavgalara tutuşuyorlardı.
Kardeşim daha beş, altı yaşında ve ben on bir yaşımdaydım. Kardeşim bunları pek anlamadığı için geceleri evde ona bıkmadan usanmadan yılanların krallığını anlatıp dururdum. Bir keresinde korkup ağladığında ise annemden, "Kardeşimi korkutma, sopayı yersin ha!" azarını işitmiştim.
Yaz hep çabuk biter, ardından sararan yapraklar ve lodosun ıslığı duyulmaya başlar, onları da durmak bilmeyen yağmurların yağdığı kış izlerdi. Kış geldiğinde arkadaki odalardan birinin altı bodrum olduğu için bodrumdaki suyun yüksekliği neredeyse evin tabanına yaklaşır ve sonbaharda alınıp bodruma dizilen odunlar suyun üstünde yüzmeye başlardı. Arka odanın zemininde açılmış tahta bir kapaktan odunları alıp, neredeyse kışı geçirdiğimiz, çamurlu yola bakan penceresi ve içinde bir kuzine sobanın da bulunduğu odaya getirmek benim görevimdi.
Yola bakan odada bir sedir, bir karyola, bir kuzine soba, bir küçük komodin bulunuyordu. Komodinin üstünde bir gaz lambası ile bir gemici feneri durur ve annem bizi bahçedeki tuvalete bu gemici feneri ile götürürdü. O odanın dibindeki bir kapı ise içinde bakır bir termosifon olan bir banyoya açılırdı.
Sokak lambalarının olmadığı ve içeride gaz lambasının titrek ışığı ile aydınlanmaya çalışan yüzlerin ve nesnelerin bulunduğu bir odada, ara sıra pencerenin perdesini aralayıp sokağa baksanız da bir ışık görmezdiniz ve kış günleri yağan yağmurun şiddeti ile fırtınanın uğultusu bu karanlığı daha da artırırdı.
Ramazan ayının sonuna doğru, fırtınanın gürlediği ve yağmurun boşandığı bir kış gecesiydi. Babam bayram yaklaştığı için şehirdeki terzi dükkânında geç saatlere kadar çalışıyor ve annem ile biz geceleri onu beklemeden yatıp uyuyorduk. Annem bize biraz önce arka odanın bodrumundaki suyun çok yükseldiğini, bunun evdeki rutubeti artırdığını anlatmaya çalışmış, bizim pek anlamadığımızı anlayınca da sözü, "İsterseniz size masal anlatayım."a bağlamıştı. Fırtınanın ve yağmurun şiddetinden o da tedirgindi galiba.
Sonra birden üçümüz de banyodan gelen bir fışırtı duymaya başladık. Annem baştan, "Yok bir şey, rüzgâr o." filan dese de sesin rüzgâr ile hiç ilgisi olmadığını kardeşimle ikimiz anlamış ve sesi termosifonun yanındaki naylon leğenin ve çamaşır sepetlerinin içinde gezinen bir yılan olduğunu söylemeye başlamıştık. Annem hızla eline soba maşasını alarak banyonun kapısına yönelince de bağırıp çağırarak, aklımızca onu yılandan korumak için banyo kapısını açmaması adına yalvarmaya başladık.
Banyodaki ses ara sıra dursa bile daha sonra yine sürüyordu. Anladığım kadarıyla annem de banyoda bir şeyin olduğuna ve bu sesi çıkardığına artık inanmıştı. Yine elinde maşa ile annem son bir defa daha banyo kapısını açmaya yöneldiğinde, kardeşim öyle bir ağlamaya ve ben ona banyoya girmemesi için yalvarmaya başladım ki annem bundan vazgeçti.
Bir süre sonra annemin aklına komşudan yardım istemek gelmiş olmalı ki mantosunu giyip, kardeşimle beni titrek ışıklı gaz lambası ile diğer odaya koyup, elinde gemici feneri ve şemsiye ile aramızda elli metre kadar boşluk olan köşedeki komşudan yardım istemeye gitti.
Az sonra annemden biraz daha yaşlı olan karı-koca iki komşumuz da ellerindeki gemici feneri ile geldiler. Yeniden birlikte banyolu odaya girdik ve sesi dinledik. Komşu amca bir el feneri olsa onunla kapıyı açıp feneri yılanın gözüne sıkmaktan söz ediyor ama uygulamada da pek bir eyleme geçmiyordu. Karısı, geçmişte Bulgaristan'da babasının sarhoş arkadaşlarını evlerinin kapısından nasıl av silahını ateşleyerek kaçırdığını bize anlatan daha cesur biriydi ve o gece de hiç korkmadan elinde bir sopa ve gemici feneri ile banyonun kapısını açtı.
Ses durmuştu ama banyoda da hiçbir şey yoktu. Bu kez de yılanın banyonun giderinden gitmiş olabileceği üstüne konuşuldu. Komşular bir süre daha oturup, onlara ikram edilen şekerlerini yedikten sonra gemici fenerlerini alıp gittiler. Dışarıda fırtına hızını daha da artırmış, yağmur daha da şiddetlenmişti.
Tam banyonun kapısını kapatıp yatacaktık ki banyodan yine o ses gelmeye başladı.
Annem hızla mantosunu giyip, hızla eline gemici fenerini alarak evden çıktı. Biz de pencerenin perdesini açarak onun evin yan duvarına yağmurun altında yöneldiğini gördük. Onun önce, "Allah kahretmesin!" diye bağırdığını duyduk.
Sonra annem evin kapısına gelip, ikimizin de onu izlemesini söyledi. "Gelin bakın ne varmış…" dedi. Gemici fenerinin ışığında onun arkasında evin köşesine vardığımızda, mürdüm ağacına korucunun bağladığı atın kuyruğunu bizim evin duvarına sürttüğünü gördük.
Yazdan kalma yılan krallığı masalındaki korkuyu kardeşimle ikimiz besleyip büyütmüştük. Korkunun krallığı sahteydi.
Ertesi gün hava açtı.
Sonraları Ormanlar Yolu'ndaki ev sayısı o kadar çok arttı ki korucunun kulübesi yıkıldı ve bir daha korucu ile atını gören olmadı. Bizim evin yanına ev yapıldığı için mürdüm ağacı kesildi, tütün tarlasına evler yapılırken de meşe ağacı gitti. Böğürtlenler, erikler, şeftaliler ve dutlar bizden ses etmeden uzaklaştılar.
Ben ise hâlâ o beyaz badanalı evin duvarları içinde olanların, evrenin derinliklerinde bir yerde kayda geçilip saklanıp saklanmadığını merak ediyorum.
Necmi Gürsakal





