Farklı gelir unsurlarının nasıl vergilendirildiğini, hangi gider ve indirimlerden yararlanabildiğini ve vergi yükünün ödeme gücüne göre nasıl dağıldığını da değerlendirmek gerekiyor.

2026 yılının Ocak-Eylül döneminde toplam 2 trilyon 893 milyar TL gelir vergisi tahsil edilmiş. Bunun 2 trilyon 634 milyar TL'si stopaj yoluyla, yalnızca 199 milyar 440 milyon TL'si ise beyana dayanan gelir vergisinden elde edilmiş.

Başka bir ifadeyle gelir vergisinin yüzde 91,03'ü stopaj yoluyla, yüzde 6,89'u ise beyan üzerinden tahsil edilmiş.

Elbette stopaj yoluyla tahsil edilen gelir vergisinin tamamı ücretlilerden alınmıyor. Kira gelirleri, serbest meslek ödemeleri, mevduat faizleri ve diğer bazı gelirler de stopaja tabi. Ancak Gelir İdaresi Başkanlığının yayımladığı 2025 Yılı Faaliyet Raporu, bu tahsilatın yapısı hakkında oldukça önemli bilgiler içeriyor.

Özellikle ücret gelirleri üzerinden yapılan kesintilere baktığımızda, Türkiye'deki gelir vergisi sisteminin hangi gelir kaynaklarına ne ölçüde dayandığını daha açık görebiliyoruz.

Gelir İdaresinin 2025 yılı raporu ne söylüyor?

Gelir İdaresi Başkanlığının Şubat 2026'da yayımladığı 2025 Yılı Faaliyet Raporunun 147. sayfasında, muhtasar beyannamelerde bildirilen vergi kesintilerinin gelir türlerine göre dağılımı yer alıyor.

Bu tablo 2025 yılının tamamına ait. Dolayısıyla biraz önce verdiğim 2026 yılının ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmelerinden farklı bir dönemi gösteriyor.

Rapora göre 2025 yılında yalnızca “Diğer Ücretler ile Ücret Sayılan Ödemeler” üzerinden bildirilen gelir vergisi kesintisi 1 trilyon 377 milyar 851 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Bu tutar, muhtasar beyanname tablosunda yer alan toplam vergi kesintilerinin yüzde 49,06’sını oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle bildirilen her 100 liralık vergi kesintisinin yaklaşık 49 lirası yalnızca bu kalemden kaynaklanmaktadır.

Bu veri, ücret gelirlerinin Türkiye’de stopaj yoluyla vergilendirme sistemi içerisindeki ağırlığını açıkça ortaya koymaktadır.

Ancak burada teknik bir ayrımı yapmak gerekiyor. Faaliyet raporundaki muhtasar beyanname tablosu yalnızca ücretlerden kesilen gelir vergisini değil, başka gelir unsurlarından yapılan kesintileri ve kurumlar vergisi stopajına ilişkin bazı kalemleri de içeriyor. Dolayısıyla buradaki yüzde 49,06 oranını doğrudan toplam gelir vergisi tahsilatının ücretlilere düşen payı olarak değerlendirmek doğru olmaz.

Buna rağmen tablo önemli bir gerçeği ortaya koyuyor: Ücret gelirleri, Türkiye'de kaynakta kesinti yoluyla vergilendirmenin en önemli kaynaklarından birini oluşturuyor.

Ücretli vergisini maaşını almadan ödüyor

Gelir Vergisi Kanunu'nun 94. maddesi uyarınca ücretler üzerinden yapılan gelir vergisi kesintisi, işveren tarafından hesaplanıp vergi idaresine aktarılıyor.

Ücretli, brüt ücretini elde etmeden önce gelir vergisi kesintisiyle karşılaşıyor. Üstelik bu kesinti çoğu ücretli açısından herhangi bir beyanname verilmesine gerek kalmadan gerçekleştiriliyor.

Bu sistemin vergi idaresi bakımından önemli avantajları bulunuyor. Verginin tahsilatı düzenli, kolay ve büyük ölçüde güvence altında.

Ancak meseleye ücretli açısından bakıldığında farklı bir görünüm ortaya çıkıyor.

Ücretlinin gelirinin büyük bölümü kayıt altında. İşvereni belli, ücreti belli, bordrosu belli. Vergisi de daha ücret kendisine ödenmeden hesaplanıp kesiliyor.

Buna karşılık ticari kazanç, serbest meslek kazancı veya diğer bazı gelir unsurlarında vergilendirme; giderlerin indirilmesi, kazancın tespiti, beyan ve gerektiğinde vergi incelemesi gibi süreçlerden geçiyor.

Elbette bu durum diğer gelir sahiplerinin vergi ödemediği anlamına gelmiyor. Ancak ücretlilerin vergilendirilmesi ile diğer gelir unsurlarının vergilendirilmesi arasında hem yöntem hem de vergiye uyumun sağlanması bakımından önemli farklılıklar bulunuyor.

Ücretli açısından vergi, çoğu zaman bir beyan meselesi değil, doğrudan bordro meselesidir.

Ücretlilerin vergi matrahı neden önemli?

Gelir vergisinde adaletin sağlanabilmesi için yalnızca verginin hangi oranda alındığına değil, vergi matrahının nasıl belirlendiğine de bakmak gerekiyor.

Ticari kazanç elde eden bir mükellef, kazancın elde edilmesi ve sürdürülmesi için yaptığı ve kanunen kabul edilen giderleri gelirinden indirebiliyor. Serbest meslek erbabı da mesleki faaliyetinin yürütülmesi için yaptığı belirli harcamaları gider olarak dikkate alabiliyor.

Ücretliler bakımından ise Gelir Vergisi Kanunu'nun 63. maddesinde öngörülen indirimler çok daha sınırlı.

Ücretlinin işe gidip gelmek için yaptığı harcamalar, yaşamını sürdürebilmek için katlandığı zorunlu giderler veya ailesinin geçimi için yaptığı harcamalar genel olarak ücretin vergi matrahından indirilemiyor.

Kuşkusuz ücretliler için de bazı istisna ve indirimler bulunuyor. Özellikle asgari ücrete isabet eden ücret kısmının gelir vergisinden istisna edilmesi önemli bir düzenleme. Ancak bu düzenleme, ücret gelirlerinin vergilendirilmesinde ödeme gücünün ne ölçüde dikkate alındığı tartışmasını tamamen ortadan kaldırmıyor.

Buradaki temel sorun, farklı gelir unsurlarının vergilendirilmesinde ekonomik ve hukuki koşulların birbirinden farklı olmasıdır.

Aynı tutarda gelir elde eden iki kişinin vergisel durumu, gelirlerinin niteliğine göre önemli ölçüde değişebiliyor.

Bu farklılığın vergi adaleti bakımından ayrıca tartışılması gerekiyor.

Ücretli daha fazla kazanmasa da daha yüksek vergi dilimine girebiliyor

Ücretliler açısından bir başka önemli mesele gelir vergisi tarifesidir.

Gelir vergisi artan oranlı bir vergi. Dolayısıyla gelir arttıkça belirli dilimleri aşan gelir kısmına uygulanan vergi oranı da artıyor.

Normal koşullarda bu durum ödeme gücü ilkesinin bir gereği olarak değerlendirilebilir.

Ancak yüksek enflasyonun yaşandığı ekonomilerde mesele biraz farklılaşıyor.

Ücretlere yapılan artışların önemli bir bölümü, çoğu zaman çalışanların satın alma gücünü artırmaktan çok enflasyon karşısındaki kayıplarını telafi etmeye yönelik oluyor.

Buna karşılık ücret artışları nedeniyle çalışanların yıl içerisinde daha yüksek gelir vergisi dilimlerine girmesi mümkün.

Gelir vergisi tarifesindeki dilimlerin ücret artışları ve enflasyon karşısında yeterince güncellenmemesi hâlinde, çalışanın reel geliri artmasa bile gelirinin daha büyük bir kısmı daha yüksek oranlardan vergilendirilebiliyor.

Bu durum literatürde mali sürüklenme olarak ifade edilen sorunu gündeme getiriyor.

Dolayısıyla ücretlilerin üzerindeki vergi yükünü değerlendirirken yalnızca kanunda yazılı vergi oranlarına değil, tarifenin yıllar içerisindeki değişimine ve ücretlerin satın alma gücüne de bakmak gerekiyor.

Ücretli gelirini elde ederken, harcarken de vergi ödüyor

Mesele yalnızca gelir vergisinden ibaret değil.

2026 yılının ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmelerine göre toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 59'u dolaylı vergilerden oluşuyor.

Bu vergilerin başında KDV ve ÖTV geliyor.

Ücretli, maaşını almadan önce gelir vergisi kesintisiyle karşılaşıyor. Eline geçen net ücretini harcadığında ise satın aldığı mal ve hizmetler üzerinden KDV ve bazı ürünlerde ÖTV ödüyor.

Elbette dolaylı vergileri yalnızca ücretliler ödemiyor. Gelirini tüketen herkes bu vergilerle karşılaşıyor.

Ancak düşük ve orta gelirli kesimlerin gelirlerinin daha büyük bölümünü tüketime ayırmak zorunda kalması, dolaylı vergilerin bu kesimler üzerindeki göreli yükünü artırabiliyor.

Dolayısıyla ücretliler açısından iki ayrı vergilendirme aşaması ortaya çıkıyor.

Önce gelir elde edilirken stopaj, ardından gelir harcanırken KDV ve ÖTV.

Vergi idaresi açısından tahsilatı kolay olan bu yapı, vergi adaleti açısından aynı ölçüde sorunsuz değil.

Sonuç olarak

Gelir İdaresi Başkanlığının 2025 yılı faaliyet raporu ile 2026 yılının ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmelerini birlikte değerlendirdiğimizde, Türkiye'de gelir vergisi tahsilatının büyük ölçüde kaynakta kesinti yöntemine dayandığı görülüyor.

2025 yılı muhtasar beyanname verileri, ücret ve ücret niteliğindeki ödemelerin bu sistem içerisindeki ağırlığını ortaya koyuyor. 2026 yılının ilk dokuz aylık bütçe verileri ise gelir vergisi tahsilatının yüzde 91'inin stopaj yoluyla gerçekleştirildiğini gösteriyor.

Ancak bu iki veri farklı dönemlere ve farklı istatistiksel kapsamlara ait olduğundan, bunlardan hareketle 2026 yılında gelir vergisinin belirli bir yüzdesinin doğrudan ücretliler tarafından ödendiği sonucuna ulaşmak mümkün değil.

Bununla birlikte ücretlilerin vergi sistemi içerisindeki konumu oldukça açık.

Ücretli, geliri büyük ölçüde kayıt altında olan, vergisi kaynağında kesilen ve tahsilat bakımından vergi idaresine en az sorun çıkaran mükellef gruplarından biri.

Üstelik elde ettiği geliri tüketirken dolaylı vergilerle de karşılaşıyor.

Bu nedenle vergi adaleti tartışmasını yalnızca toplam vergi gelirleri veya beyanname sayıları üzerinden yürütmek yeterli değil. Farklı gelir unsurlarının nasıl vergilendirildiğini, hangi gider ve indirimlerden yararlanabildiğini ve vergi yükünün ödeme gücüne göre nasıl dağıldığını da değerlendirmek gerekiyor.

Kaynak: T24 | Murat BATI