Ücretlerde vergilendirme, karşılığında emeğini satarak gelir elde eden çalışanlar açısından daha ücret elde edilmeden başlayan bir süreçtir. Nitekim ücretler, tevkifat ya da yaygın adıyla stopaj yöntemiyle vergilendirilmekte; vergi, henüz çalışanın eline geçmeden işveren tarafından kesilerek vergi dairesine aktarılmaktadır.
Bununla birlikte, farklı meslek gruplarından birçok kişiyle yapılan sohbetlerde ortak bir şikâyet öne çıkmaktadır: Hekiminden hâkimine, öğretmeninden profesörüne kadar geniş bir kesim, üzerlerindeki vergi yükünün yüksekliğinden yakınmakta ve bu durumun giderilmesi gerektiğini dile getirmektedir. Bu değerlendirme bütünüyle temelsiz de değildir. Zira ücretliler yalnızca maaşları üzerinden gelir ve damga vergisi ödemekle kalmamakta, günlük hayatın hemen her aşamasında dolaylı vergilerle de karşı karşıya kalmaktadır. Market alışverişinde KDV, akaryakıt alımında KDV ve ÖTV, iletişim hizmetlerinde özel iletişim vergisi gibi çok sayıda vergi, fark edilmeden çalışanların bütçesini etkilemektedir.
Ancak burada dikkat çeken asıl husus, ödenen vergilerin toplam yükünden ziyade, bu yükün çoğu zaman fark edilmemesidir. Ücretlilerin önemli bir kısmı, ne kadar vergi ödediğini ve bu vergilerin hangi kalemlerden oluştuğunu tam olarak bilmemektedir. Literatürde bu durum mali anestezi olarak adlandırılmaktadır. Özellikle stopaj yoluyla kesilen gelir vergisi ile tüketim üzerinden alınan KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler, bu algı eksikliğinin en belirgin örnekleridir.
Ücretli olarak ne kadar vergi ödüyoruz?
Maaşlarımızdan ne kadar vergi ödediğimizi gerçekten biliyor muyuz? Büyük ihtimalle bu soruya verilecek cevap tam olarak değil olacaktır. O halde gelin, farklı ücret düzeylerinde ne kadar gelir ve damga vergisi ödendiğine daha yakından bakalım.
Ancak tabloya geçmeden önce iki önemli hatırlatma yapmak gerekir. İlk olarak, 1 Ocak 2026 itibarıyla aylık brüt asgari ücret 30.030 TL, net asgari ücret ise 28.075,50 TL olarak uygulanmaktadır. İkinci olarak ise 1 Ocak 2022’den bu yana yürürlükte olan düzenleme gereği, asgari ücret gelir ve damga vergisinden istisna edilmiştir. Bu kapsamda, asgari ücretin üzerinde gelir elde eden çalışanların da brüt asgari ücrete kadar olan kısmı damga vergisinden, net asgari ücrete kadar olan kısmı ise gelir vergisinden istisna tutulmaktadır.
Bu çerçevede aşağıdaki tabloda, imalat dışı sektörlerde çalışan ve aylık brüt geliri 40 bin TL ile 100 bin TL arasında değişen ücretlilerin vergi yükü ortaya konulmaktadır. İmalat sektöründe çalışanlar açısından ise farklı olarak yüzde 2 yerine yüzde 5 oranında SGK primi işveren hissesi indirimi uygulanmaktadır.
Tablodan da açıkça görüleceği üzere, ücretlilerin üzerindeki vergi ve prim yükü oldukça yüksek seviyelere ulaşmaktadır. Örneğin aylık brüt 50 bin lira ücret alan ve yaklaşık 38 bin 845 lira net gelir elde eden bir çalışan, yıllık bazda 43 bin 864 lira gelir ve damga vergisi, buna ek olarak 90 bin lira SGK ve işsizlik sigortası primi ödemektedir.
Benzer şekilde, yıllık brüt geliri 960 bin lira olan (aylık yaklaşık 57 bin 232 lira net ücret) bir çalışanın ödediği SGK ve işsizlik primi 144 bin lira, gelir ve damga vergisi ise 129 bin 217 liradır. Bu durumda toplam yük 273 bin 217 liraya ulaşmaktadır.
Aylık brüt ücreti 100 bin lira olan bir çalışan açısından tablo daha da çarpıcıdır: Yıllık 180 bin lira SGK ve işçi işsizlik primi ile yaklaşık 186 bin lira gelir ve damga vergisi ödenmekte; toplam kesinti 366 bin lirayı bulmaktadır. Üstelik bu rakam yalnızca çalışanın payını ifade etmekte, işveren maliyeti bu tutarın çok daha üzerine çıkmaktadır.
Vergi yükünün dağılımına bakıldığında, gelir ve damga vergisinin matraha oranını gösteren ortalama vergi yükünün (g sütunu) ücret arttıkça belirgin biçimde yükseldiği görülmektedir. Aylık brüt 40 bin lira gelir elde eden bir çalışanda bu oran yüzde 3,78 iken, 50 bin lira brüt ücrette yüzde 8,6’ya çıkmaktadır.
Bu artışın temel nedeni, asgari ücret istisnasının sabit bir tutar olarak uygulanmasıdır. Ücret yükseldikçe istisnanın toplam gelir içindeki ağırlığı azalmakta, dolayısıyla efektif vergi yükü artmaktadır. Mali literatürde bu durum gizli artan oranlılık olarak ifade edilmektedir.
Yani nominal olarak artan ücretler, sabit kalan istisna nedeniyle daha yüksek bir vergisel yükle karşı karşıya kalmakta, bu da ücretliler üzerindeki vergi baskısının görünenden daha hızlı artmasına yol açmaktadır.
Daha basit bir ifadeyle, tabloda da görüldüğü üzere ortalama vergi yükü yüzde 15 seviyesinin üzerine yaklaşık 70 bin TL ve üzerindeki brüt ücretlerde çıkmaktadır. Bu seviyenin altında kalan ücretlerde, gelir vergisi tarifesinin (GVK m.103) ilk diliminin teknik olarak varlığına rağmen, asgari ücret istisnası nedeniyle fiili vergi yükü daha düşük kalmaktadır.
Yani ücret arttıkça, asgari ücrete kadar uygulanan gelir ve damga vergisi istisnasının etkisi azalmakta ve toplam vergi yükü belirgin biçimde yükselmektedir. Daha da önemlisi, gelir vergisi tarifesinin ilk diliminde yer alan yüzde 15 oranı, pratikte yaklaşık 70 bin TL ve üzerindeki brüt ücretlerden itibaren kendini göstermektedir.
Bu nedenle, kâğıt üzerindeki oranlardan bağımsız olarak, ücretlilerin karşılaştığı gerçek vergi yükü gelir düzeyi arttıkça daha belirgin hale gelmekte ve sistemin fiili işleyişi tarifedeki ilk dilimin etkisini gecikmeli olarak ortaya çıkarmaktadır.
Sonuç olarak
Ücretlilerin vergi yükü yalnızca oranlar üzerinden değil, sistemin işleyişi üzerinden de okunması gereken bir nitelik taşımaktadır. Gelir vergisi tarifesi kâğıt üzerinde ilk bakışta yüzde 15’lik bir başlangıç dilimi öngörse de asgari ücret istisnasının etkisiyle bu oran fiiliyatta daha yüksek gelir seviyelerinde hissedilmektedir. Bu durum, vergi yükünün gelir arttıkça hızlanan bir yapıda oluşmasına neden olmaktadır.
Diğer bir ifadeyle, ücretliler düşük ve orta gelir seviyelerinde korumalı gibi görünse de bu koruma gelir arttıkça hızla erimekte ve vergi yükü beklenenden daha keskin biçimde yükselmektedir. Bu da sistemin görünmeyen ama etkili bir gizli artan oranlılık ürettiğini göstermektedir.
Daha da önemlisi, ücret arttıkça vergi yükü kademeli değil, sıçramalı biçimde ağırlaşmakta; bu da özellikle orta gelir grubunda vergi algısı ile fiili yük arasında belirgin bir fark doğurmaktadır. Bu fark büyüdükçe, vergi sistemine ilişkin adalet algısının da tartışmaya daha açık hale gelmesi kaçınılmazdır.
Ezcümle, vergi yükü arttıkça değişen şey yalnızca rakamlar değil; adalet algısının kendisidir.