İran savaşı dünya savaş tarihine bir “milat” olarak geçmeye aday. Körfez’deki çatışma ile başlayan yeni dönemde savaşlar sadece füze ve tankerlerle yürümüyor; Sınırları aşan veri kabloları, ödeme sistemleri, transit izinleri, sigorta altyapıları ve lojistik koridorlar günümüz jeopolitiğinin yeni “savaş silahları” haline gelmiş durumda.
ABD’nin Panama Kanalı’nın kontrolü, Grönland talepleri üzerinden kuzey deniz ticaret yollarında egemenlik kurma hedefi, Venezuela’da silah zoruyla lider değişimi ile yürüttüğü “deniz yollarını kontrol ederek küresel düzeni yönetme” stratejisi, Hürmüz’de tıkanmış durumda.
ABD-İsrail saldırısı altındaki İran, dünyanın kritik deniz yollarından Hürmüz’den geçişi ABD’ye bırakmamaya kararlı. Hatta Tahran yönetimi Hürmüz’ü kendi “ulusal meselesi” haline getirmek yönünde ciddi adımlar da atmaya başladı.
Bu çerçevede İran’ın Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin “İran Körfezi Boğazlar Kontrol Kurumu (Persian Gulf Strait Authority)” çok kritik.

Tahran yönetimi bu yeni yapı üzerinden kendisini, Hürmüz’den geçen transit trafiğin “resmi ve yasal otoritesi” olarak tanımlıyor. Gemilere gönderilen yeni düzenlemelerde “izinsiz geçişin yasa dışı kabul edileceği” mesajı veriliyor.

Bu yaklaşım, fiilen uluslararası deniz ticaretine paralel bir izin mekanizması oluşturma girişimi anlamına geliyor.

Tahran’ın Bitcoin ve veri kabloları hamlesi

Ancak asıl dikkat çekici unsur, İran’ın meseleyi yalnızca askeri veya enerji güvenliği ekseninde değil, finansal ve dijital altyapı boyutuyla da genişletmesi oldu.
İran Ekonomi Bakanlığı’nın devreye aldığı Hürmüz Güvenliği (Hormuz Safe) sistemi, Hürmüz’den geçen gemilere Bitcoin üzerinden sigorta ve güvence hizmeti sunmaya başladı. Hürmüz Güvenliği sistemi, boğazdan geçen ticari gemilere alıkonma, denetim ve el koyma risklerine karşı mali güvenceler sunuyor. Tahran yönetimi böylece dolar merkezli denetim mimarisinin dışında hareket eden Bitcoin tabanlı bir alternatif oluşturmayı amaçlıyor.
İran’ın bir başka hamlesi ise çok daha stratejik bir alanı, veri kablolarını hedef alıyor.
Hürmüz Boğazı’nın altından yedi büyük uluslararası fiber hat geçiyor. Bu hat, internet trafiği, finansal mesajlaşma sistemleri ve SWIFT ağının önemli bölümlerini taşıyor. İranlı yetkililerin Hürmüz’ün altından geçen “internet kablolarından ücret alınması” fikrini açık şekilde dillendirmesi, dijital altyapının da artık enerji hatları gibi jeopolitik baskı aracına dönüşebileceğini gösteriyor.
İran’ın bu hamleleri, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in 4 Mayıs’ta kullandığı “Hürmüz üzerinde mutlak kontrol” söylemine karşı Tahran’ın yanıtları olarak da tarihe geçmiş durumda.

Körfez bastırdı, ABD durdu

Tahran’ın bu kritik adımlarına karşı ABD’nin tavrı İran’a yönelik saldırılara yeniden başlamak olacaktı ki, devreye Körfez’deki Arap ülkeleri girdi.
17 Mayıs’ta Arap dünyasının tek aktif nükleer santraline yönelik drone saldırısı sonrası Körfez ülkelerinin alarm seviyesi yükseldi. Katar Emiri Şeyh Tamim bin Hamad Al Sani, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed ortak bir girişimle, ABD Başkanı Trump’dan İran’a yeni saldırıların “ertelenmesi” çağrısında bulundular.
Bu tablo, İran’ın stratejisinin -en azından şimdilik- işlediğini gösteriyor. ABD, enerji altyapıları, deniz yolları, veri kabloları ve ticaret koridorlarının “silah” haline geldiği böyle bir ortamda, artık o kadar da rahat hareket edemiyor.

Görüşmelerde format üzerinde uzlaşma önemli

İran-ABD görüşmelerinde de görece bir ilerleme sağlandı. Pakistan aracılığıyla yürütülen görüşmelerde iki taraf arasında İran’ın nükleer programından Hürmüz meselesine kadar kritik sorunlarda hâlâ uzlaşma olmamasına rağmen, en azından “format” bazında bir ortaklaşma ortaya çıktı.
İran’ın ABD’ye gönderdiği 9 maddelik yanıt sonrası Washington’ın 14 paragraflık karşı metin hazırlaması, ardından Tahran’ın kendi teklifini aynı 14 paragraflık yapıya dönüştürerek Pakistan üzerinden iletmesi diplomatik açıdan önemli.
Diplomaside çoğu zaman format, kelimelerden daha kritiktir. İki taraf da artık -en azından- aynı belge mimarisini kullanmaya başlamış görünüyorlar.

Çin-Rusya zirvesi ve çok kutuplu düzene geçiş

İran’ın Hürmüz üzerinden deniz yollarının kontrolü konusunda art arda hamleler yaptığı dönemde, iki yakın müttefiki Çin ve Rusya’nın bir zirvede bir araya gelmeleri de zamanlama açısından dikkat çekici.
ABD Başkanı Trump Pekin’de geçen hafta Çin Lideri Şi Jinping ile görüşmesinde pek beklediğini bulamamıştı. Şimdi dünyanın yeni yükselen gücü Çin’i “etkilemeye çalışma” sırası Rusya’ya gelmiş durumda. Putin’in Pekin’de Şii ile görüşmesindeki ana gündem maddeleri arasında da Amerikan dolarını uluslararası para birimi olmaktan çıkaracak yeni hamleler var. Çin ve Rusya zirvesinin asıl başlıkları, alternatif ödeme mekanizmaları, yeni transit koridorları ve bölgesel egemenlik alanları oluşturmak gibi duruyor.

Türkiye’den kritik ticaret hamleleri

Bu tablo Türkiye açısından da doğrudan stratejik sonuçlar üretiyor.
Türkiye de son dönemde Kalkınma Yolu, Orta Koridor, Türkiye-Suriye-Irak lojistik hattı ve Türk Devletleri Teşkilatı ekseninde geliştirdiği hamlelerle, yeni dönemin ana rekabet başlığı haline gelen uluslararası ticaret yollarında söz sahibi olmaya çalışıyor.
Burada kritik ülkelerden biri Suriye;

Suriye üzerinden Irak’a uzanan ve Kuzey Irak’taki Kürt yönetimini bypass eden yeni transit yol bunun önemli işaretlerinden biri. Ankara böylece hem alternatif ticaret güzergahları oluşturuyor, hem de Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne olan yapısal bağımlılığını azaltıyor. (Bu gelişmeyi, “Terörsüz Türkiye” sürecinin fiilen donmuş olmasıyla da birlikte okumak yerinde olur. Türkiye, Kuzey Irak üzerinden Kürtlere aba altından sopa gösteriyor gibi.)
Yine geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kazakistan’da katıldığı gayriresmi Türk Devletleri zirvesi ve zirvede KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın da “aile fotoğrafına girmesi” önemli; Türkiye, Karadeniz-Hazar-Orta Asya hattında giderek daha bağımsız bir jeopolitik güç merkezi oluşturma hedefinde oldukça yol almış görünüyor. Kıbrıs ise Doğu Akdeniz ticaret ve enerji yolları açısından kritik önemde.
Aynı dönemde Libya-İtalya-Türkiye-Katar formatının göç ve güvenlik ekseninde yeniden aktifleşmesi de dikkat çekici;
Avrupa artık Akdeniz’de meseleleri sadece Brüksel merkezli mekanizmalarla yönetemeyeceğini görüyor. Türkiye ise sahadaki etkisi nedeniyle giderek “zorunlu ortak” konumuna geliyor. Bu başlığa elbette, daha birkaç hafta önce Türkiye’yi Rusya ve Çin’le birlikte Avrupa açısından “tehlikeli ülke” sınıfına dahil eden AB Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptığı telefon görüşmesini de eklemek gerek.

Türkiye, Batı’nın parçası mı, gönüllü askeri gücü mü?

Bitcoin’in, sınır aşan veri kablolarının, ticaret ve enerji yollarının artık “mühimmat” haline geldiği bir ortamda Türkiye’nin dikkat etmesi gereken ise, bölgesel etki alanını genişletmeye çalışırken, Batı’nın “gönüllü askeri gücü” haline gelmemek elbette. ABD, “Amerikan askerinin ayağı sahaya değmeyecek” doktrini uyarınca Avrupa’dan da Ortadoğu’dan da çekilme eğiliminde. Boşluğu ise bölge ülkelerinin askerlerinin doldurması için çalışıyor.
Avrupa ise, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana konforunu yaşadığı Amerikan savunma şemsiyesini adım adım kaybederken, bunun yerine koyabileceği yeni sistemin peşine düşmüş durumda. Avrupalılar açısından “en az maliyetli” olan ise, eski kıtadan çekilmekte olan NATO’nun en büyük ordusunun yerine, ikinci büyük orduyu, yani Mehmetçiği koymak gibi görünüyor. Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar olduğu gibi büyük tehlikeler de var. Önemli olan iç politika hırsları uğruna, ülkenin geleceğini etkileyecek olan fırsatları kaybetmemek...

Kaynak: Ekonomim.com | Zeynep GÜRCANLI