2026 Yükseköğretim Kurumları Sınavı yerleştirme sonuçları bu yıl bize farklı mesajlar verdi. Tablo, öğrencilerin hangi üniversitelere girdiğinden çok ekonomik koşulların ailelerin eğitim tercihlerine nasıl yansıdığını ortaya koydu. Devlet üniversiteleri neredeyse tamamen dolarken vakıf üniversitelerinde her beş kontenjandan biri boş kaldı. Bu da bize yükseköğretimde belirgin bir ayrışmanın olduğunu gösterdi.
ÖSYM verilerine göre 2026 yılında örgün yükseköğretim programlarında, KKTC ve diğer ülkelerdeki üniversiteler de dâhil olmak üzere 676 bin 999 kontenjan bulunuyordu. Bu kontenjanların 631 bin 966’sına yerleştirme yapıldı. Böylece genel doluluk oranı yüzde 93,35 oldu. Devlet ve vakıf üniversitelerinde çok farklı iki tabloyla karşılaştık:
Devlet üniversitelerinde neredeyse tam doluluk
Tıp, diş hekimliği, eczacılık ve hukuk gibi başarı sırası barajı bulunan programların devlet üniversitelerindeki genel kontenjanlarının tamamı doldu. Mühendislik programlarındaki doluluğun yüzde 98’i aşması; matematik, fizik, kimya, biyoloji, tarih, coğrafya, işletme ve ekonomi gibi programlarda da genel kontenjanların dolması dikkat çekti.
Ancak devlet üniversitelerindeki doluluğu yalnızca talebin çok güçlü olması şeklinde okumak yeterli olmaz. Devlet üniversitelerinin örgün öğretim kontenjanı 2025’te 521 bin iken 2026’da 481 bine geriledi. Başka bir ifadeyle kapasite bir yılda yüzde 7,6 azaltıldı. Dolayısıyla devlet üniversitelerindeki tarihî dolulukta kontenjanların talebe göre yeniden düzenlenmesinin de önemli payı bulunuyor. Dolayısıyla yüzde 99,5’lik doluluk, mutlaka yükseköğretime yönelik talebin aynı ölçüde arttığı anlamına gelmiyor. Bir taraftan talep güçlü seyrederken diğer taraftan arz daraltıldığı için doluluk oranı yükseliyor.
Vakıf üniversitelerinde doluluk yüzde 79 oldu. Türkiye’de devlet ve vakıf üniversitelerinde boş kontenjanların yaklaşık yüzde 94’ü vakıf üniversitelerinde bulunuyor. Vakıf üniversitelerinin doluluk oranı 2024’te yüzde 91,14 iken 2025’te yüzde 75,8’e kadar gerilemişti. 2026’da yüzde 79,7’ye yükselmesi sınırlı bir toparlanma olduğunu gösteriyor. Ancak oran 2024 seviyesinin yaklaşık 11,4 puan altında. Dolayısıyla 2025’te ortaya çıkan tercih kaybının tamamen telafi edildiğini söylemek mümkün değil.
Asıl belirleyici artık eğitim maliyeti
Devlet ve vakıf üniversiteleri arasındaki yaklaşık 20 puanlık doluluk farkının en önemli nedenlerinden biri kuşkusuz maliyetler. Vakıf üniversitesinde eğitim yalnızca öğrenim ücretinden ibaret değil. Yaşam harcamaları da eklendiğinde dört yıllık üniversite eğitimi aileler açısından çok ciddi bir finansman kararına dönüşüyor. Özellikle ücretli ve kısmi burslu programlarda aileler artık eğitime ödeyeceğimiz bedelin karşılığında mezuniyet sonrasında nasıl bir gelir elde edilecek sorusunu daha çok sormaya başladı.
Bu nedenle vakıf üniversiteleri arasındaki rekabet yalnızca kampüs, bina veya reklam rekabeti olmaktan çıkıyor. Öğrenci ve aileler; bursun devam koşullarına, ücret artış politikasına, akademik kadroya, yabancı dil eğitimine, mezunların işe yerleşme oranına ve üniversitenin iş dünyasıyla ilişkisine çok daha dikkatli bakıyor. Doluluk oranı önemli olmakla birlikte elbette tek başına eğitim kalitesini göstermiyor. Bir programın kontenjanının tamamen dolması, o programın nitelikli eğitim verdiği ya da mezunlarının kolaylıkla iş bulacağı anlamına gelmediği gibi, vakıf üniversitesinde kontenjan kalması da o kurumun başarısız olduğu sonucunu doğurmuyor.
Buradaki asıl mesele, üniversitelerin kapasiteleri ile öğrencilerin ve ekonominin ihtiyaçları arasındaki uyum. Türkiye’nin yalnızca kontenjanları doldurmaya değil; doğru alanlarda, doğru sayıda ve nitelikli mezun yetiştirmeye ihtiyacı bulunuyor. İş dünyasının ihtiyaç duymadığı alanlarda yüksek doluluk sağlanması, birkaç yıl sonra diplomalı işsizliği büyütebilir.
Gençler artık diplomayı değil, geleceği satın alıyor
2026 sonuçları gösteriyor ki yüksek ücretin karşılığında ölçülebilir bir değer sunamayan programların ayakta kalması giderek zorlaşacak. Devlet üniversiteleri açısından ise yüksek doluluk, eğitim altyapısı, akademisyen sayısı, yurt kapasitesi ve öğrenci başına ayrılan kaynak bakımından yeni bir kalite baskısı yaratacaktır. Üniversite tercihlerinde artık yalnızca bir bölüme yerleşebilir miyim sorusu yeterli değil. Bu bölüm beni geleceğe taşıyabilir mi sorusu hiç şüphesiz daha önemli.
Sonuçlar bizlere yükseköğretim tercihinin, bir diploma edinme kararından giderek bir gelecek ve yatırım kararına dönüştüğünü, üniversitelerimizin bundan sonraki başarısının ise kontenjanlarının büyüklüğü değil, mezunlarına sundukları gelecek olacağını gösteriyor.

Dr. Hakan ÇINAR-Dünya





