Oysa asıl kritik mesele, emekli aylıklarının hesaplanma mantığının çalışma hayatına verdiği mesajdır: “Daha uzun süre çalışmak, daha çok prim ödemek her zaman daha yüksek emekli aylığı getirmeyebilir.” Bu mesaj, sadece emeklileri değil; bugün sistemin içinde çalışan milyonlarca sigortalıyı da doğrudan etkiliyor. Çünkü emeklilik sistemi, yalnızca bir sosyal destek mekanizması değil, aynı zamanda çalışanların kayıtlı kalmasını sağlayan en güçlü teşvik araçlarından biridir.
Bir örnek: Aynı asgari ücret, farklı sonuç
Bugün sahada çok çarpıcı örneklerle karşılaşıyoruz:
* 2000 yılına kadar asgari ücret düzeyinde çalışmış, yalnızca 3600 prim günü bulunan ve 2000 yılından sonra hiç çalışması olmayan bir kişinin emekli aylığı yaklaşık 28 bin TL düzeyine ulaşabiliyor.
Buna karşın;
* 2000’den sonra çalışmaya devam etmiş,
* 2008’den sonra da prim ödemeyi sürdürmüş,
* Prim gün sayısını 9000 günün üzerine çıkarmış kişilerin emekli aylıkları ise çoğu zaman 20–22 bin TL bandında kalabiliyor.
Bu tablo, ilk bakışta “adaletsiz” görünmekle kalmıyor; aslında emeklilik sisteminin içindeki yapısal sorunları da açığa çıkarıyor. Çünkü sosyal güvenlik sisteminin temel ilkelerinden biri şudur:
Daha fazla prim ödeyenin, daha yüksek aylık alması gerekir.
Eğer sonuç bunun tersine dönmüşse, burada bireysel tercihlerden çok sistem tasarımında problem var demektir.
Kırılma noktaları: 2000 ve 2008 neden kritik?
Türkiye’de emekli aylıklarını belirleyen mekanizma, özellikle iki dönemde köklü biçimde değişti:
1) 2000 sonrası: Aylık bağlama mantığının yeniden kurgulanması
2000 yılı sonrası yapılan değişiklikler, ağırlıklı olarak emekli aylıklarının hesaplanmasında kullanılan parametrelerin ve güncelleme yöntemlerinin emekli lehine olmayacak şekilde dönüşmesine yol açtı. Bu dönüşüm, “çalışma süresi arttıkça aylığın artması” ilişkisinin zayıflamasına neden oldu.
2) 2008 sonrası: Sistem daha da “düşük aylık” üreten hale geldi
2008 sonrası reformlar ise emekli aylığı üretme kapasitesini daha da aşağı çekti. Sonuç olarak uzun süre sistemde kalan, daha fazla prim ödeyen kesim, beklediği karşılığı alamaz hale geldi. Bu nedenle bugün yaşanan problem “bazı emekliler az primle yüksek maaş alıyor” meselesi değil; daha doğru ifadeyle: 2000 sonrası ve özellikle 2008 sonrası emekli aylığı hesaplama sisteminin prim karşılığını zayıflatmasıdır.
2019’da “tamamlama” neden çıktı? Geçici çözüm nasıl kalıcılaştı?
Emekli aylıklarının satın alma gücündeki erime, bir noktadan sonra sistemin kendi içinden bile sürdürülemez hale geldi. Nitekim 2019 yılında en düşük emekli aylığına “tamamlama” uygulaması devreye girdi. Başlangıçta düşük bir seviyede olan bu taban uygulaması zaman içinde büyüdü; bugün ise “en düşük emekli aylığı” fiilen sistemin merkezine oturdu.Ancak burada kritik sorun şudur:
* Aylıkları tabandan tamamlamak, kısa vadede “en alttaki” grubu korur.
* Ama uzun vadede prim-maaş ilişkisini daha da zayıflatır.
* Dahası ortalamayı aşağı çeker ve “herkes tabana yaklaşır” algısı üretir.
Yani çözüm gibi görünen mekanizma, sistemin teşvik kapasitesini daha da azaltan bir sonuca dönüşür.
Asıl ihtiyaç: Taban aylık + prim etkisini güçlendiren yeni model
Türkiye’nin artık iki parçalı bir yapıya ihtiyacı olduğu çok açık:
1. İnsani yaşam düzeyi için taban aylık (sosyal koruma boyutu)
2. Prim günü ve prime esas kazanç arttıkça aylığı artıran güçlü bir ikinci katman (sigorta boyutu)
Böyle bir model kurulmadıkça, sistem çalışanlara şu mesajı vermeye devam edecektir:
“Primini yüksekten yatırmanın da, uzun süre çalışmanın da anlamı yok.” Bu algının yayılması ise sadece bireysel mağduriyet üretmez; aynı zamanda sosyal güvenlik sisteminin finansmanını da zedeler.
Kayıt dışılık sorunu: Denetimle değil, teşvikle çözülür
Türkiye’de yaklaşık 10 milyon kişinin ya tamamen kayıt dışı olduğu ya da prime esas kazancının düşük gösterildiği ifade ediliyor. Bu tablo, SGK’nın gelir yapısını zayıflatıyor ve emekli aylıklarını finanse etme kapasitesini düşürüyor.
Burada yalnızca denetim ve ceza mekanizmalarıyla sonuç almak sınırlıdır. Çünkü kayıt dışılık çoğu zaman bir “kaçış” davranışı değil, sistemin verdiği “anlamsızlık” mesajının ürünüdür.
Eğer çalışan şunu düşünürse:
* “Gerçek maaşımdan prim yatmazsa ileride daha düşük aylık alacağım.”
* “Uzun süre çalışırsam emekli aylığım ciddi şekilde artacak.”
Bu durumda çalışan, kendi hakkını korumak için zaten kayıtlılığı talep eder. Böylece sistem, yalnızca devletin denetimiyle değil, çalışanların doğal refleksiyle de güçlenir.
Bugünün emeklileri ne olacak? İntibak artık zorunluluk
Yeni bir hesaplama sisteminin kurulması, en çok bugün çalışanların lehine sonuç üretir. Ancak halihazırda emekli olmuş ve düşük aylığa mahkûm kalmış kitle için sorun devam eder. Bu nedenle, mevcut emekliler açısından da intibak düzenlemesi kaçınılmaz bir ihtiyaç haline gelmiştir. İntibak;
* prim günü,
* sigortalılık süresi,
* emeklilik yaşı,
* prime esas kazanç düzeyi gibi değişkenlere göre, geçmişte oluşan kayıpları kısmen telafi edecek bir düzeltme mekanizmasıdır. Bu düzenleme yapılmadan, sadece en düşük aylığı artırmak; bir süre sonra “en düşük alanların sayısını” büyütmekten başka bir işe yaramaz.
Enflasyon farkı neden yetmiyor? Güncelleme yöntemi sorgulanmalı
Emekli aylıkları bugün altı ayda bir TÜİK verilerine bağlı enflasyon farkıyla artırılıyor. Ancak burada sahada görülen gerçek şudur:
* Piyasa fiyat artışları ile açıklanan enflasyon arasında algılanan fark,
* emekli aylıklarının satın alma gücünü korumakta yetersiz kalması, enflasyon farkı mekanizmasını da tartışmalı hale getiriyor.
Teknik olarak “enflasyon farkı veriliyor” olsa bile, eğer emekli pazar filesini dolduramıyorsa, kira ve gıda yükü altında eziliyorsa, burada yalnızca rakamsal artış değil, reel gelir kaybı devam ediyor demektir. Dolayısıyla güncelleme sistematiği de yeniden ele alınmak zorunda.
Sonuç: Sistem çalışana “kal, prim öde, kayıtlı ol” demeli
Türkiye’nin emeklilik sistemi, bugün bir yol ayrımında. Geçici tedbirlerle “taban aylığı yükseltelim mi?” tartışması sürerken, asıl mesele gözden kaçıyor:
* Prim ödemeyi değersizleştiren bir sistem,
* kayıt dışılığı besler,
* SGK gelirini düşürür,
* emekli aylıklarını finanse etmeyi zorlaştırır,
* ve sonunda daha büyük sosyal maliyet üretir. Bu nedenle yapılması gereken, yalnızca en düşük aylığı artırmak değil;
* taban aylığı garanti eden,
* prim karşılığını güçlü biçimde artıran,
* kayıtlı çalışmayı avantajlı hale getiren,
* mevcut emeklilerin kayıplarını intibakla telafi eden yeni bir emekli aylığı mimarisini acilen kurmaktır.
Aksi halde sistem, her yıl daha fazla “tamamlama” ihtiyacı üreten ve giderek prim ödeme motivasyonunu yok eden bir döngüye sıkışmaya devam edecektir.