Şimdi kaldığım yerden devamla, alternatif olarak öne çıkan yeniden değerlemenin neden yeterli olmadığını ortaya koymak ve bir çözüm önerisi sunmak istiyorum.
Yeniden değerleme yeterli değil!
Enflasyon düzeltmesinin yapılmadığı bir dönemde yeniden değerleme önem kazanır. Nitekim, 7571 sayılı Kanun ile Vergi Usul Kanunu’na eklenen geçici madde 37’de (f.2) “Mükerrer 298 inci maddenin (Ç) fıkrası uygulaması açısından, birinci fıkrada enflasyon düzeltmesi yapılmayacağı belirtilen dönemler (yetki kapsamında uzatılan dönemler dahil) enflasyon düzeltmesi şartlarının gerçekleşmediği dönem olarak değerlendirilir.” denilerek, yeniden değerleme kapısı açılmıştır.
Ancak, yeniden değerleme sorunu çözmekten uzaktır. Çünkü;
(i)yeniden değerleme isteğe bağlıdır ve kapsamı sınırlıdır (amortismana tabi iktisadi kıymetler gibi belirli kalemlere odaklanır).
(ii) yeniden değerleme bir “varlık güncellemesi” sağlasa da, enflasyonun vergi matrahını asıl bozduğu alan olan net parasal pozisyon etkisini ortadan kaldırmaz. Yani, parasal varlıklar ile borçlar arasındaki dengenin enflasyon karşısında yarattığı kazanç veya kayıp sistematik biçimde nötralize edilmez. Çünkü yeniden değerleme sadece belirli duran varlık kalemlerini güncelleyerek bilançonun aktifini kısmen düzeltir; işletmenin kasasındaki nakit, alacaklar, borçlar gibi parasal kalemlerin satın alma gücü erozyonunu dikkate almaz.
(iii)yeniden değerleme farklarının pasifte özel fon hesabında izlenmesi ve belirli hallerde vergilendirilmesi, meseleyi “reel kara ulaşma” perspektifinden çok, teknik bir bilanço işlemi düzeyinde ele alır. Bu nedenle yeniden değerleme, tek başına para değerindeki aşınmayı telafi edemez.
Çözüm: Gerçek karı esas alan matrah belirlemesi
Kanaatimce çözüm, enflasyonun vergi matrahını reel bir kazanç yaratmaksızın büyütmesi etkisini ortadan kaldırmaktır. Bu etki giderilmedikçe, hangi muhasebe tekniği uygulanırsa uygulansın, mali güce göre vergilendirmeden söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla mesele, bilanço tekniğini bütünüyle değiştirmek değil, Anayasa’nın 73. maddesinde yer alan mali güç ilkesiyle uyumlu biçimde vergilendirilebilir kazancın sınırlarını açıkça belirlemektir.
Bilanço esasına göre defter tutan işletmeler bakımından, bir köşe yazısı sınırları içinde şu iki ayaklı yapıyı tartışmaya açmak isterim:
(i) Birinci olarak, amortismana tabi iktisadi kıymetlerin ve arsaların elden çıkarılmasında vergi, yalnızca satış anında doğmalıdır. Satış kazancı hesaplanırken, maliyet bedeli -birikmiş amortismanlar dahil- satış tarihine kadar genel fiyat endeksiyle güncellenmelidir. Böylece vergilendirme, nominal fiyat artışı üzerinden değil, vergilendirme zamanındaki reel değer artışı üzerinden yapılır; satılmamış varlıklar üzerinden vergi doğması engellenir ve her yıl tüm mali tabloların zorunlu olarak enflasyona göre düzeltilmesine gerek kalmaz.
(ii) İkinci olarak, yüksek enflasyon ortamında tarihi maliyet esasına dayalı muhasebe uygulamalarının sermayeyi korumaya yetmediği kabul edilmelidir. Amortismanların reel olarak yetersiz kalması ve parasal varlıkların satın alma gücünü kaybetmesi, işletme açısından bir kazanç değil, sermaye aşınmasıdır. Bu etki vergi matrahında dikkate alınmadığında, faaliyet karı reel bir kazanç oluşmaksızın büyümekte ve vergilendirilmektedir.
Bu nedenle, sermayenin enflasyon nedeniyle uğradığı aşınmanın vergi matrahı dışında bırakılması gerekir. Bunun için amortisman oranlarını değiştirmek, net parasal pozisyonu ayrıca hesaplamak veya bilanço kalemlerini tek tek endekslemek yerine, dönem başı öz sermayenin enflasyon oranı kadar kısmının vergi matrahından indirilmesi yeterlidir. Bu telafi mekanizması, enflasyonun hem parasal hem de parasal olmayan kalemler üzerinden yarattığı matrah genişlemesini sade ve denetlenebilir biçimde dengeler.
Bu yapıda bu iki araç aynı anda uygulanmaz; ilki elden çıkarma anına kadar vergilenmeden biriken enflasyon etkisinin satış kazancı içine sızmasını engellemeye, İkincisi ise satılmamış varlıklar mevcutken faaliyet sonucunun nominal olarak şişmesini önlemeye yöneliktir.
Bu nedenle söz konusu mekanizmalar, aynı varlık için aynı dönemde çifte bir düzeltme yaratmaz; enflasyonun farklı aşamalarda ortaya çıkan etkilerini birbirine karışmadan ele alır. Diğer yandan, öz sermaye, aktifler ile borçlar arasındaki farkı ifade ettiğinden, borçlanma arttıkça öz sermaye azalır ve buna bağlı olarak enflasyon telafisi de daralır. Böylece borçların enflasyon karşısında reel olarak azalmasından doğan etki, öz sermaye üzerinden dolaylı ve otomatik biçimde dikkate alınmış olur.
Sonuç
Enflasyonun vergilendirme üzerindeki bozucu etkisi, bilanço tekniğinden değil, vergilendirilebilir kazancın sınırlarının belirsizliğinden kaynaklanmaktadır. Enflasyon muhasebesinin ertelenmesi ya da yeniden değerleme gibi araçlar bu sorunu çözmemekte, yalnızca geçici ve sınırlı rahatlamalar sağlamaktadır.
Gerçek çözüm, tüm iktisadi kıymetleri kapsayan genel bir endeksleme yaklaşımında değil, enflasyonun vergi matrahını fiilen bozduğu alanlara yönelik sınırlı ve hedefli kurallarda yatmaktadır. Bu iki ayaklı yaklaşım, doğrudan vergi matrahına yönelerek, enflasyonun vergiyi kendiliğinden büyüttüğü kanalları kapatmayı amaçlamaktadır.





