Hisarcıklıoğlu, kredi büyümesine getirilen kısıtlamalarla yüksek faiz oranlarının özellikle KOBİ’lerin “ayağına pranga” olduğunu söyledi. Bu cümle aslında Anadolu’daki işletmenin günlük hayatını özetliyor.
Son dönemde siyaset cephesinden gelen açıklamalar ve kulis bilgileri, rahatsızlığın artık iktidar çevrelerine de yayıldığını gösteriyor. Bazı kurmaylar ekonomi programının revize edilmesi gerektiğini belirterek “Enflasyonla mücadele, ekonomiyi rayına oturtmak için tek yöntem olamaz” değerlendirmesinde bulunuyor.
Ekonomi yönetimi uzun süre topluma sabır tavsiye etti. “Dezenflasyon başladı”, “program çalışıyor”, “geçici etkiler var”, “önümüzdeki aylar daha iyi olacak” denildi. Fakat vatandaşın hayatında “iyi” olan kalemler sınırlı kaldı. Enflasyon oranı kağıt üzerinde düşse bile hayat pahalılığı düşmedi.
Enflasyonla mücadele programı ilk açıklandığında toplumun önemli bir kısmı, “belki bu kez olur” diyerek sabretti. İş dünyası, yüksek faize rağmen programı tümden karşısına almadı. Vatandaş, hayat pahalılığına rağmen “önümüzdeki aylar daha iyi olacak” cümlesini defalarca dinledi. Ancak bugün gelinen noktada mesele sadece fiyatların yüksekliği değil; insanların bu reçeteye, bu anlatıya ve bu ekonomi yönetimi diline artık inanmaması.
Bu hoşnutsuzluk yalnızca sokakta değil, iş dünyasının açıklamalarında da görülüyor. İstanbul Sanayi Odası Başkanı Erdal Bahçıvan’ın “Sebebi olmadığımız enflasyonun çok üzerinde kredi faizleriyle büyük ve haksız bir bedel ödüyoruz” sözleri, sanayicinin artık sabır sınırına geldiğini gösteren en açık çıkışlardan biri oldu. Bahçıvan’ın mesajı basitti: Sanayi üretim tarafında zaten üzerine düşeni yaptı, fakat yüksek faiz ve kredi kısıtları yüzünden enflasyonla mücadelenin faturası haksız biçimde üreticiye kesiliyor.
TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun sözleri de aynı sıkışmayı başka bir yerden anlatıyor. Hisarcıklıoğlu, kredi büyümesine getirilen kısıtlamalarla yüksek faiz oranlarının özellikle KOBİ’lerin “ayağına pranga” olduğunu söyledi. Bu cümle aslında Anadolu’daki işletmenin günlük hayatını özetliyor. Krediye ulaşamayan, ulaşsa maliyetini taşıyamayan, maliyetini fiyata yansıtsa müşterisini kaybeden bir işletme düzeninden bahsediyoruz.
Bankacılık tarafında ise İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran’ın çıkışı tartışmayı daha görünür hale getirdi. Aran, ekonomi programına desteğinin sürdüğünü söylese de programda revizyon ihtiyacına dikkat çekti; basına yansıyan ilk ifadelerinde de İran savaşı ve petrol fiyatlarındaki yükselişle birlikte mevcut programın fiilen zorlandığını belirttiği aktarıldı. Sonradan sözlerinin bağlamından koparıldığını söyledi, fakat ilk çıkış piyasanın duyduğu rahatsızlığın artık finans sisteminin merkezinden de dile geldiğini gösterdi.
Mesele sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi
Daha önce bu eleştiriler çoğunlukla iş dünyası, ekonomistler ve vatandaşlar üzerinden okunuyordu. Ancak son dönemde siyaset cephesinden gelen açıklamalar ve kulis bilgileri, rahatsızlığın artık iktidar çevrelerine de yayıldığını gösteriyor. Bazı kurmaylar ekonomi programının revize edilmesi gerektiğini belirterek “Enflasyonla mücadele ekonomiyi rayına oturtmak için tek yöntem olamaz” değerlendirmesinde bulunuyor. Ayrıca yerli üretim ve yatırımcı desteklenmeden ekonominin toparlanamayacağı görüşünün parti içinde dile getirildiği aktarılıyor.
Bu eleştirilerin parti içindeki tartışmaları büyüttüğü de görülüyor. Çeşitli kulis haberlerinde, yüksek faiz ve sıkı para politikasının sahada siyaset yapmayı zorlaştırdığı belirtiliyor. Buradaki mesele sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi. Çünkü yüksek faiz, pahalı kredi, yavaşlayan üretim ve geçim sıkıntısı nihayetinde sandıkta karşılığı olan başlıklar.
Eski milletvekili olan köşe yazarlarının çıkışı da bu açıdan dikkat çekici. Basına yansıyan değerlendirmelerde, enflasyon açıklamalarındaki gerekçelerin artık “kabak tadı verdiğini” söyleyen ve yüksek enflasyonun faturasını mevcut ekonomi politikalarına bağlayanlar var. Bu tür açıklamalar, uzun süre örtülü kalan rahatsızlığın artık daha açık biçimde konuşulmaya başladığını gösteriyor.
Bazı medya organlarında da benzer bir ton görülüyor. Bir çok mecrada yüksek faiz politikasını hedef alan manşetler, “yüksek faizle üretim olmaz” yaklaşımının öne çıkması dikkat çekici. Bu tür yayınlar, ekonomi yönetimine dönük eleştirinin artık her yönden geldiğini gösteriyor.
Vatandaşın iktisadı, sepetteki ürün sayısıyla ölçülür
Vatandaş tarafında ise tepki çok daha doğrudan. Çünkü vatandaş teknik kavramlarla konuşmuyor; market poşetiyle, kira ödemesiyle, kredi kartı ekstresiyle konuşuyor. “Dezenflasyon başladı” denildiğinde insanlar fiyatların düşmesini beklemiyor belki, ama en azından alım gücünün daha fazla erimemesini istiyor. Oysa günlük hayatın içinde görülen tablo başka. Et, süt, kira, okul masrafı, ulaşım ve enerji giderleri vatandaşın bütçesini kemirmeye devam ediyor. İnsanlar “Biz neden bu kadar pahalı yaşıyoruz?” diye sormaya başlamışsa, orada artık teknik sunumların etkisi azalır. Çünkü vatandaşın iktisadı, sepetteki ürün sayısıyla ölçülür.
Ekonomi yönetimi uzun süre topluma sabır tavsiye etti. “Dezenflasyon başladı”, “program çalışıyor”, “geçici etkiler var”, “önümüzdeki aylar daha iyi olacak” denildi. Fakat vatandaşın hayatında “iyi” olan kalemler sınırlı kaldı. Enflasyon oranı kağıt üzerinde düşse bile hayat pahalılığı düşmedi. Elbette, insanlar oranlara değil, fiyat seviyesine bakıyor. Geçen ay satın aldığını bugün alamıyorsa, “enflasyon düşüyor” cümlesi ona teselli vermiyor.
Burada ekonomi yönetiminin en büyük hatası sadece politika tercihi değil, iletişim dili oldu. Üstten bakan, azarlayan, fedakârlığı hep vatandaştan ve üreticiden bekleyen bir dil, toplumsal desteği tüketti. İnsanlara sabır tavsiye edilirken, aynı ölçüde kamuda tasarruf, vergi adaleti, kayıt dışılıkla mücadele ve yapısal reform kararlılığı yeterince hissettirilmedi. Böyle olunca program sadece ekonomik olarak değil, psikolojik olarak da yıprandı.
Bugün oluşan hoşnutsuzluğu hafife almak büyük hata olur. Çünkü güven kaybı bir anda ortaya çıkmaz; yavaş yavaş birikir. Önce hedeflere inanılmaz. Sonra açıklamalara inanılmaz. Daha sonra rakamlara bile şüpheyle bakılır. En sonunda insanlar kendi yaşadığını tek ölçü kabul eder. Türkiye’de bugün birçok vatandaş, KOBİ, sanayici ve hatta siyaset çevresindeki bazı isimler tam bu noktaya gelmiş görünüyor.
Bu kadar farklı kesim aynı rahatsızlığı farklı kelimelerle anlatıyorsa, mesele sadece iletişim kazası değil, politika yorgunluğudur.
Ekonomide güven bir kez kırıldığında geri kazanmak zordur. Hele ki bu güven sadece rakamlarda değil, üslupta da kaybedilmişse daha da zordur. Bugün Türkiye’nin önündeki mesele yalnızca enflasyonu düşürmek değildir. Asıl mesele insanları yeniden ikna edebilmektir.
Çünkü ekonomi sadece faiz, kur ve bütçe değildir. Ekonomi aynı zamanda inançtır. Bugün o inanç ciddi şekilde zedelenmiştir.
Emre Alkin-Ekonomim





