Bir önceki yazımda, dünyada süper zenginlerin vergilendirilmesi etrafında yürüyen tartışmaları, OECD’den G20’ye uzanan küresel çerçevesiyle ele almıştım. Bu yazıda, tartışmalara Türkiye üzerinden devam ediyorum.
Türkiye’de bugün doğrudan “net servet vergisi” adı altında uygulanan bir vergi bulunmuyor. Ancak emlak vergisi, motorlu taşıtlar vergisi, değerli konut vergisi, veraset ve intikal vergisi ile değer artış kazançlarını dikkate aldığımızda fiilen parçalı bir servet vergilemesi söz konusudur. Bu yapı, bütüncül bir sistemden ziyade, farklı dönemlerde farklı amaçlarla oluşturulmuş düzenlemelerin toplamından oluşmaktadır.
Şeffaflık ve değerleme sorunu
Servet üzerinden sağlıklı bir vergilendirme yapılabilmesinin temel şartı, gerçek ekonomik değerin doğru biçimde tespit edilebilmesidir. Türkiye’de ise özellikle gayrimenkul değerlemeleri, şirket paylarının piyasa değerleri ve yurt dışı varlıkların izlenmesi konusunda önemli yapısal sorunlar bulunmaktadır. Beyan sisteminin sınırlılıkları ve veri altyapısındaki eksiklikler, kapsamlı bir servet vergisinin uygulanmasını teknik açıdan zorlaştırmaktadır.
Geçmiş deneyim: Net Aktif Vergisi
Türkiye’de servet unsurlarını esas alan sınırlı uygulamalardan biri, 1993 yılında yürürlüğe konulan Net Aktif Vergisi olmuştur. Bir defaya mahsusu ihdas edilen bu vergi, bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerin bilançolarındaki net aktifleri ile işletme hesabı esasına göre çalışan mükelleflerin envanterlerinde yer alan varlıklar üzerinden alınmıştır.
Ayrıca hem bu mükellefler hem de serbest meslek erbabı açısından, ilgili yılın gayrisafi hasılatı da alternatif bir matrah unsuru olarak dikkate alınmıştır. Bu yönüyle söz konusu düzenleme, mükelleflerin ekonomik büyüklüğünü doğrudan hedefleyen istisnai bir servet temelli vergileme örneği niteliği taşımaktadır.
Küresel tartışmalarda Türkiye’nin konumu
Günümüzde OECD, G20 ve Avrupa Birliği düzeyinde yürütülen tartışmalar, doğrudan servet vergilerinden ziyade, yüksek servet grupları için asgari bir vergi yükünün sağlanmasına yönelmektedir. Bu yaklaşım, ülkelerin kendi sistemlerini korurken aşırı düşük vergilendirme riskini azaltmayı amaçlamaktadır. Türkiye açısından da bu tür modeller, klasik net servet vergisine kıyasla daha uygulanabilir bir çerçeve sunabilir.
Hukuki çerçeve ve kurumsal kapasite
Servet temelli vergilendirme girişimlerinde başarının, yalnızca mali hedeflere değil, hukuki güvenliğe ve kurumsal kapasiteye de bağlı olduğunu akılda tutmak gerekli. Mülkiyet hakkı, ölçülülük ilkesi, mali güçle orantılı vergilendirme ve öngörülebilirlik, bu alandaki her düzenlemenin temel dayanaklarını oluşturur. Ayrıca idarenin değerleme, denetim ve veri yönetimi kapasitesi de belirleyici rol oynar.
Türkiye’de süper zenginlerin vergilendirilmesi meselesini, popülist reflekslere kapılmadan, teknik-hukuki zeminde konuşmak gerekiyor. Asıl meselenin yeni bir vergi koymaktan çok, mevcut sistemin ne kadar adil ne kadar etkin ve ne kadar şeffaf olduğunu dürüstçe sorgulayabilmek olduğunu düşünüyorum. Bu tartışmayı sağlıklı biçimde yürütebilirsek, uzun vadede yalnızca vergi politikalarını değil, vergiye duyulan güveni de güçlendirmiş oluruz.





