Hayat pahalılığının zirve yaptığı bugünlerde, fiyat artışlarından en çok etkilenen kesim ücretlilerdir. Sayıları milyonları bulan bu kesimin yarısına yakını ise maalesef asgari ücretlidir.
Ücretlilere yönelik mali politikalar zaman zaman dengeleyici araçları devreye almıştır. Bunların en dikkat çekici olanlarından biri, 1985 yılında başlayıp uzun yıllar uygulanan vergi iade sistemiydi. Bu sistemin çıkış noktası oldukça netti: kira geliri, ticari kazanç ya da serbest meslek kazancı elde edenler, yıllık beyanlarında yaptıkları harcamaları gider olarak düşebilirken; ücretlilerin böyle bir imkânı bulunmuyordu.
Vergi iade sistemi işte bu eşitsizliği gidermeyi amaçlıyordu. Ücretliler yıl içinde yaptıkları harcamaları belgeleyerek, bu harcamalara ilişkin ödedikleri vergilerin belirli bir kısmını takip eden yılın başında geri alabiliyordu. Daha basit bir ifadeyle sistem, ücretlilere sanki yıllık beyanname veriyor ve giderlerini düşüyormuş gibi bir avantaj sağlıyordu.
Böylece ücretliler, yalnızca sabit bir vergiye tabi olan pasif bir kesim olmaktan çıkıp, harcamaları üzerinden sisteme dahil olan ve vergisel olarak kısmen dengelenen bir konuma geliyordu. Bu yönüyle vergi iade sistemi, sadece bir mali kolaylık değil, aynı zamanda vergilemede adaleti güçlendiren bir mekanizmaydı.
Ancak bu sistemin yerine, 1 Ocak 2008 itibarıyla Asgari Geçim İndirimi (AGİ) getirildi. AGİ, ücretli çalışanların medeni durumu ve çocuk sayısı gibi unsurları dikkate alan bir formül üzerinden hesaplanıyor; brüt asgari ücret esas alınarak belirli bir tutara kadar çalışanlara dolaylı bir vergi desteği sağlıyordu.
Bu yönüyle AGİ, vergi iade sisteminin yerine geçen daha sade bir mekanizma olarak kurgulandı. Ancak harcamaya dayalı bir yapıdan ziyade, standartlaştırılmış bir hesaplama yöntemine dayanması nedeniyle, önceki sistemin sunduğu bireysel farklılıkları yansıtma kapasitesinden de uzak kaldı.
Sonrasında asgari geçim indirimi (AGİ), 1 Ocak 2022 itibarıyla fiilen uygulamadan kaldırılmıştı. Bunun yerine aynı tarihte yürürlüğe giren düzenlemeyle asgari ücrete kadar olan ücretler, gelir ve damga vergisinden istisna edildi ve böylece AGİ’nin uygulanabileceği bir vergi zemini ortadan kalkmış oldu.
Ancak ne AGİ’de ne de bugün uygulanan asgari ücrete kadar gelir ve damga vergisi istisnasında, vergi iade sisteminin temel felsefesi yer alıyor. Oysa yıllık beyanname veren mükellefler; eğitim, sağlık ve sigorta gibi harcamalarını belirli ölçülerde gelirlerinden indirebilirken, ücretlilerin büyük çoğunluğu bu imkândan tamamen yoksun. Çünkü ücretliler kural olarak yıllık beyanname vermez. Beyanname veren ücretliler ise istisnai durumlar olup, bu durum daha çok yüksek gelirli kesimler açısından bir avantaj yaratır.
Vergi iade sistemi ise tam da bu eşitsizliği gidermeye yönelikti. Ücretlilere, doğrudan beyanname vermeseler bile, yaptıkları harcamalar üzerinden dolaylı bir gider indirimi imkânı tanıyordu. Bugün ise bu dengeleyici mekanizmanın yerini alan sistemler, bu temel yaklaşımı içermediği için, ücretliler açısından vergilemede adalet tartışmasını yeniden gündeme almak zorundadır.
Bu noktada şu soru kaçınılmaz: uzun yıllar uygulandıktan sonra kaldırılan vergi iade sistemi yeniden gündeme alınabilir mi?
Çünkü bu sistem basit ama son derece adil bir mantığa dayanıyordu. Ücretliler yaptıkları harcamaları belgeleyerek, bu harcamalar için ödedikleri vergilerin bir kısmını geri alabiliyordu.
Böylece:
- Gerçek harcamalar sisteme yansıyor
- Kayıt dışılıkla mücadele ediliyor
- Ve en önemlisi, ücretliler de fiilen gider indirimi yapabilen mükellefler haline geliyordu.
Bugün gelinen noktada sistem şunu söylüyor: beyanname veren gider düşer, vermeyen ise sabit bir istisna ile yetinir.
Bu yaklaşım, modern vergi sistemlerinin temel ilkesi olan gerçek gelir üzerinden vergilendirme anlayışıyla bağdaşmıyor. Dahası, anayasal ilkeler bakımından da ciddi tartışmalar barındırıyor.
Dolayısıyla yapılması gereken açık: ücretlerdeki reel kaybı telafi etmek için vergi iade sisteminin güncellenerek yeniden hayata geçirilmesi gerekmektedir.
Sonuç olarak
Mesele teknik bir vergi düzenlemesi tartışmasının çok ötesindedir; bu, doğrudan doğruya vergide adaletin kimin için var olduğu sorusudur. Bugün yürürlükte olan sistem, açık biçimde şunu söylemektedir: Giderini belgeleyebilen ve beyanname verebilen avantajlıdır; beyanname vermeyen ücretli ise sabit bir istisnaya razı olacaktır. Bu yaklaşım, yalnızca ekonomik gerçekliklerle değil, vergilendirmenin temel ilkeleriyle de bağdaşmamaktadır.
Daha da önemlisi, bu tablo bir tercih değil, bir politika sonucudur. Ücretlilerden kesinti yoluyla en güvenli ve düzenli vergi tahsil edilirken, aynı kesime gerçek giderlerini dikkate alma imkânı tanınmaması, sistematik bir adaletsizlik üretmektedir. Bu durum, vergiyi tabana yaymak bir yana, yükü belirli bir kesim üzerinde yoğunlaştırmaktadır.
Artık mesele nettir: Ya ücretlilerin de gerçek harcamalarını dikkate alan, onları fiilen gider indirimi yapabilen mükellefler haline getiren bir sisteme geçilecek ya da mevcut yapıdaki eşitsizlik bilinçli şekilde sürdürülmeye devam edilecektir. Bunun ortası yoktur.
Vergi iade sisteminin güncellenerek yeniden hayata geçirilmesi bu nedenle bir nostalji değil, kaçınılmaz bir gerekliliktir. Aksi halde vergilemede adalet söylemi, ücretliler açısından sadece kâğıt üzerinde kalan bir temenniden ibaret olmaya devam edecektir.





