30 Ekim 2026 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin (AYM) Emine Oya Yüksel kararı, bu soruyu yeniden gündeme getirdi (18.05.2026, B. No: 2021/22795).
Somut olayda, iş sözleşmesi ikale yoluyla sona eren bir çalışanın tazminatından kesilen gelir vergisi, yargı kararı üzerine iade edilmiş, ancak faiz ödenmemişti. Bunun üzerine açılan davada Vergi Mahkemesi faiz talebini kabul etmiş ve başvurucuya faiz ödenmişti. Ne var ki Bölge İdare Mahkemesi bu kararı kaldırarak davayı reddetmişti. AYM ise mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verdi.
Karar, yerleşik içtihattan ayrılmıyor. Ancak gerekçesi, vergi iadelerinde uygulanan tecil faizinin mülkiyet hakkının gerektirdiği korumayı sağlamaya yeterli olup olmadığı sorusunu gündeme getiriyor.
AYM'nin ölçütü: değer kaybının telafisi ve mülkiyet hakkının korunması
AYM, hukuka aykırı tahsil edilen vergilerin iadesinde mülkiyet hakkının korunması bakımından iki önemli unsuru vurguluyor: Paranın enflasyon karşısında uğradığı değer kaybı ve mükellefin parasından yararlanamaması nedeniyle uğradığı zararlar.
Yüksek Mahkeme’ye göre, vergi kamusal bir yükümlülük olup, kamu gelirlerinin korunması ve mali dengenin sağlanması meşru amaçlardır. Ancak bu amaçlar ile mükellefin mülkiyet hakkı arasında adil bir denge olması gerekir. Kamu makamlarının para borçlarını makul olmayan bir gecikmeyle ödemesi sonucu ortaya çıkan değer kaybının kişiye aşırı bir külfet yüklemesi, mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyi ölçüsüz hale getirebilir. Bu nedenle, ekonomik kaybın faiz veya benzeri mekanizmalarla telafi edilmesi gerekir.
AYM, 2015 tarihli Akel Gıda kararındaki ilkeleri tekrarlarken, Danıştayın dört ayrı dairesinin VUK md. 112/4 uyarınca tecil faiziyle iadeye ilişkin kararlarına da açıkça atıfta bulunuyor. Ancak, tecil faizinin, kendisinin ortaya koyduğu anayasal ölçütleri karşılamaya yeterli olup olmadığını incelemiyor.
Tecil faizi AYM'nin ölçütlerini karşılıyor mu?
Tecil faizi, 6183 sayılı Kanun md. 48 kapsamında Hazine ve Maliye Bakanlığınca belirleniyor. Ancak bu oranın enflasyona, mevduat faizlerine veya mükellefin uğradığı ekonomik kayba göre hesaplanmasını zorunlu kılan bir yöntem bulunmuyor. Başka bir ifadeyle, tecil faizi mükellefin zararının ölçülmesi sonucunda değil, idari takdirle ortaya çıkıyor.
Bugün yıllık %39 olan tecil faizi, TÜİK'in Eylül 2026 için açıkladığı %29,73 oranındaki yıllık enflasyonun üzerinde. Ancak bundan mükellefin ekonomik kaybının tamamen karşılandığı sonucu çıkarılabilir mi?
Öncelikle, resmi enflasyon verilerinin güvenilirliği de tartışmadan bağımsız değil. Nitekim, TÜİK'in enflasyon hesabında kullandığı ortalama madde fiyatlarının açıklanmamasına ilişkin bilgi talebinin reddi, idari yargı tarafından hukuka aykırı bulunmuş ve karar istinafta kesinleşmişti. TÜİK'in açıkladığı enflasyon oranlarının gerçeği yansıtmadığı iddiasıyla açılan başka bir davada ise, hesaplamanın denetlenmesi için gerekli veri bütünlüğüne ulaşılamadığı belirtilerek dava reddedilmişti. Bu kararlar, söz konusu verilerin şeffaflığı ve yargısal denetlenebilirliği konusunda ciddi sorular bulunduğunu gösteriyor.
Diğer yandan, resmi enflasyonun doğru olduğu varsayılsa bile sorun ortadan kalkmıyor. Çünkü enflasyon, paranın satın alma gücündeki değişimi ölçüyor; kişinin parasından yararlanamaması nedeniyle uğradığı ekonomik kaybın tamamını değil. Nitekim TCMB verilerine göre, 16 Ekim 2026 haftasında TL mevduat faizi %42,9 düzeyindeydi. Böylece mevduat faizi ile resmi enflasyon arasında yaklaşık 13, tecil faiziyle arasında ise 4 puanlık fark bulunuyor. Bu fark, resmi enflasyonun paradan mahrum kalmanın ekonomik maliyetini tek başına ölçmeye yeterli olmadığını gösteriyor.
AYM'nin bu son kararında atıf yaptığı AİHM'nin Buffalo S.r.l. in Liquidation/İtalya kararı bu bakımdan önemli. AİHM, vergi faiziyle iade edilmiş olmasına rağmen, mükellefin parasından mahrum kaldığı dönemde daha yüksek faizle borçlanmak zorunda kalmasını mülkiyet hakkı bakımından değerlendirmiş ve ihlal sonucuna ulaşmıştı. 29 Eylül tarihli yazımda ele aldığım Immobiliare Bergamella Seconda/İtalya kararında da AİHM, kamulaştırma bedelinin yeterliliğini değerlendirirken yalnızca belirlenen bedelle yetinmemiş; gecikmelerin, enflasyonun ve mülkten yararlanamamanın ekonomik sonuçlarını dikkate almıştı.
Bu kararların ortak noktası, mülkiyet hakkının korunmasında yalnızca mevzuatta öngörülen faizin ödenmesini değil, sağlanan telafinin yeterliliğini de esas almalarıdır. VUK md. 112/4 uyarınca tecil faizi ödenmesi, mükellefin uğradığı reel değer kaybının ve parasından mahrum kalması nedeniyle ortaya çıkan diğer ekonomik zararların her durumda giderildiği anlamına gelmez.
Tecil faizinin oranı ve belirlenme usulü
Mülkiyet hakkının etkili biçimde korunması, faiz oranının belirlenme usulünün de güvence altına alınmasını gerektirir. Tecil faizi, mükellefin uğradığı reel değer kaybını ve parasından mahrum kalmasının ekonomik sonuçlarını karşılamaya elverişli olmalıdır. Ancak bu yeterliliğin sağlanması tamamen idarenin takdirine bırakılamaz. Faiz oranının hangi ekonomik göstergeler esas alınarak belirleneceği, değişen koşullara nasıl uyarlanacağı ve yeterliliğinin nasıl denetleneceği öngörülebilir bir usule bağlanmalıdır.
AYM'nin yeni kararı bu sorunu çözmüyor. Ancak, Mahkemenin mülkiyet hakkına ilişkin ilkeleri, tecil faizinin yalnızca varlığının değil, ekonomik kaybı karşılamaya elverişli bir oranla ve bu yeterliliği güvence altına alan bir usulle belirlenmesinin de anayasal açıdan değerlendirilmesini gerektiriyor.
Dünya Gazetesi | Prof. Dr. Funda BAŞARAN YAVAŞLAR




