Bir dönemin çok tartışılan küre­selleşme kavramı, üretimin maliyet avantajına göre farklı coğrafyalara dağıldığı, tedarik zincir­lerinin sınırları aştığı bir ekonomik düzeni ta­nımlıyordu. Artık üretimin nerede yapıldığı, kri­tik girdilerin kimden temin edildiği ve teknoloji­nin kimin kontrolünde olduğu da önem kazandı.

Son yıllarda Çin’in küresel üretim ve ticarette artan ağırlığını zaten konuşuyoruz. ABD-Çin iliş­kilerinde ticaret tarifeleri üzerinden önemli bir rekabet sürüyor. İlişkilerin zaman zaman yumu­şayıp yeniden gerilmesi, ticaret ve yatırım karar­larında belirsizliği artırıyor. Çin’in rekabet gücü­nü yalnızca düşük maliyetlerle açıklamak artık yeterli değil. Üretim ölçeği, bütünleşmiş tedarik zincirleri ve teknoloji yatırımları, ülkeyi özellikle elektrikli araçlar, bataryalar ve temiz enerji tek­nolojilerinde güçlü bir rakibe dönüştürdü.

Çin’in küresel gücünden tedirginlik duyan sadece ABD değil

Avrupa’nın yeşil dönüşümle büyütmeyi he­deflediği elektrikli araç, batarya ve güneş pane­li sektörlerinde Çin’in güçlü konumu kaygı ya­ratıyor. Fakat bu süreç kendisinin de ekonomik ve yapısal sorunları yaşadığı bir döneme denk geldi. Yaşlanan nüfus ve yüksek enerji maliyet­leri rekabeti zorlaştırıyor. Uluslararası Ener­ji Ajansının verilerine göre, AB'nin ortalama toptan elektrik fiyatı, 2025'te ABD ve Hindis­tan'ın yaklaşık iki katı, Avustralya'nın yüzde 65, Japonya'nın ise yüzde 25 üzerinde gerçekleşti. Finansman tarafında ise ülkeler arasında fark­lılaşan kurallar ve uygulamalar, tasarrufların Avrupa genelinde yeni yatırımlara yönlendiril­mesini güçleştiriyor. Bu nedenle Avrupa, yeni fikirleri ticari ürünlere ve küresel ölçekte büyü­yen şirketlere dönüştürmekte zorlanıyor.

Made in Europe ile ekonomik sorunlara çözüm arayışı

İşte tüm bu baskıların üretim ve istihdam üzerindeki etkisi, Avrupa’yı daha korumacı bir sanayi politikasına yöneltiyor. Mart ayında su­nulan Sanayi Hızlandırma Yasası teklifi ve “Ma­de in Europe” yaklaşımı da bu arayışın bir par­çası. Amaç, kamu alımları ve desteklerle Av­rupa’da üretilen ürünlere talep yaratmak, yeni yatırımları çekmek ve yerel istihdamı korumak. Diğer bir ifadeyle, önceleri gümrük tarifeleri ile korunan pazarın artık kamu destekleri ile yerel üreticiler için daha avantajlı hale gelmesi amaç­lanıyor. Bir süredir bu konuyu, özellikle otomo­tiv sektörü özelinde, takip ediyoruz. Çünkü ka­mu alımları ve teşviklerde araçların son monta­jının AB içinde yapılması, batarya hariç bileşen değerinin en az yüzde 70’inin belirlenen Avru­pa menşei koşullarını karşılaması kriteri bir ko­şul olarak konuşuluyor. Bu koşulu sağlayama­yan ürünlerde ise önemli bir rekabet dezavan­tajı oluşuyor. Bu teklif henüz yürürlüğe girmiş bir AB düzenlemesi değil; nihai koşullar Avru­pa Parlamentosu ve AB Konseyi'ndeki süreç so­nunda belirlenecek. Ancak hayata geçirilmesi halinde Türk otomotiv sektörü için ihracatta önemli kısıtlamaların da altını çiziyor. 2025 ra­kamlarına göre Türkiye’nin otomotiv ihracatı­nın yaklaşık %70’den fazlası AB’ye yapılmış. Bu da Türkiye için sorunun önemini ortaya koyu­yor. Öte yandan, teklif yalnızca otomotivi kap­samıyor; çelik, çimento, alüminyum ve temiz enerji teknolojilerinde de ürünlere göre farklı­laşan koşullar öngörülüyor.

Avrupa kazanır mı?

Ortaya konan strateji kağıt üzerinde mantıklı görünüyor. Amaç, kamu kaynaklarını Avrupa’da­ki fabrikalara ve tedarikçilere yönlendirerek üre­timi, yatırımı ve istihdamı korumak. Trump’ın gümrük tarifelerini değerlendirirken, yerli şir­ketleri korumayı amaçlayan önlemlerin üretim maliyetlerini de artırabileceğini konuşmuştuk. Avrupa’nın tercihinde de benzer bir risk bulu­nuyor. Enerji maliyetleri düşmeden, finansmana erişim kolaylaşmadan ve yeni teknolojiler geliş­tirilmeden sağlanan avantajın kalıcı olması zor. Üstelik Türkiye gibi ortak üretim ağının parçası olan ülkelerin dışarıda bırakılması, Avrupalı şir­ketlerin de maliyetlerini artırabilir.

Türkiye için aksiyon zamanı

Türkiye açısından süreç henüz tamamlanmış değil. Nihai metin şekillenirken, Türkiye’deki üretimin Avrupa’ya sağladığı katkıyı somut bi­çimde ortaya koymak gerekiyor. Türkiye’de ya­tırım yapan Avrupalı şirketlerle birlikte hare­ket etmek, dışlanmanın onların maliyetlerini ve tedarik ağlarını da etkileyeceğini anlatmak önemli. Ancak Türkiye’nin yapması gerekenler bu müzakere masasıyla da sınırlı değil. Enerji verimliliği, düşük karbonlu üretim, teknoloji ve Ar-Ge yatırımları için uzun vadeli, uygun mali­yetli finansman sağlanmalı. Mevcut ihracatı ko­rurken yeni yatırımları Türkiye’ye çekecek ko­şulları da oluşturmak gerekiyor.

Dünya Gazetesi | Prof. Dr. Dilek LEBLEBİCİ TEKER