Adı devreden KDV. Ancak gerçekte ne devredilebiliyor, ne nakde dönüşebiliyor, ne de işletmelerin finansman ihtiyacını karşılayabiliyor. Çünkü bu para muhasebede devrediyor, beyannamelerde devrediyor, bilançolarda taşınıyor ama işletmelerin kasasına, üretim bantlarına ve yatırım bütçelerine aynı kolaylıkla dönemiyor. Üstelik bu sorun, finansmana erişimin zorlaştığı, üretim maliyetlerinin yükseldiği ve ihracatçının uluslararası pazarlarda rekabet etmekte giderek daha fazla zorlandığı bir dönemde çok daha büyük bir anlam taşıyor.
Vergi uzmanı Abdullah Tolu’nun Haziran 2024’te açıkladığı verilere göre, Türkiye’deki devreden KDV tutarı yaklaşık 1,2 trilyon TL seviyesine ulaşmıştı. Aynı açıklamada 3 milyon 605 bin KDV mükellefinin 2 milyon 616 bininin devreden KDV beyan ettiği belirtiliyordu. Yani mükelleflerin yaklaşık yüzde 72’si. Bu rakamlar 2024 yılına ait. Bugünkü stokun aynı seviyede olduğunu iddia edemeyiz, ancak bu büyüklük, sorunun yapısal niteliğini göstermeye fazlasıyla yeterli. Türkiye’de KDV mükelleflerinin yaklaşık her dört kişisinden üçü, o tarihte sonraki dönemlere taşıdığı bir KDV tutarıyla karşı karşıyaydı.
Devlet 1,2 trilyon lira iade ediyor, sorun neden bitmiyor?
29 Nisan 2026 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda yapılan açıklamaya göre, Türkiye’de 2025 yılı boyunca toplam 1,2 trilyon TL KDV iadesi gerçekleştirildi. Aynı açıklamada iadelerin ortalama 32 günde tamamlandığı ifade edildi. Bu veriler, devletin önemli büyüklükte bir iade mekanizması işlettiğini gösteriyor. Ancak devreden KDV stoku ile KDV iadesi aynı şey değil. İlki, mükelleflerin sonraki dönemlere taşıdığı KDV tutarını; ikincisi ise bir yıl içerisinde gerçekleştirilen iade işlemlerini ifade ediyor. Dolayısıyla yıllık iadelerin büyüklüğü, devreden KDV stokunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Üstelik ortalama 32 günlük iade süresi de bütün işletmelerin bu sürede parasına kavuştuğunu da göstermiyor. Bu süreyi çok aşan iadeler olduğunu belirtmeliyim.
2024 yılında açıklanan 1,2 trilyon TL’lik devreden KDV stoğu yıllık yüzde 40 finansman maliyetine maruz kaldığında, ortaya çıkan teorik yıllık maliyet tam 480 milyar TL olur. Elbette bu rakam, işletmelerin fiilen ödediği faiz tutarı değil. Çünkü devreden KDV’nin tamamı iade edilebilir değil, bütün işletmeler aynı oranda kredi kullanmaz ve söz konusu stokun tamamının bir yıl boyunca değişmeden kaldığını varsaymak gerçekçi olmaz. Ancak hesaplamanın gösterdiği şey son derece önemli. Vergi sisteminde bekleyen kaynakların ekonomik maliyeti, yüksek finansman faizleriyle birlikte çok ciddi boyutlara ulaşabilir.
İhracatçıya destek verirken sermayesini tüketmeyelim
Türkiye’nin ihracatını artırmak, katma değerli üretime geçmek ve küresel pazarlarda daha güçlü olmak istediği bir dönemdeyiz. İhracatçı zaten yüksek finansman maliyetleri ve uluslararası rekabet baskısıyla karşı karşıya iken bir de hak ettiği KDV iadesine ulaşmak için ilave kaynak kullanmak zorunda kaldığında, bu yük doğrudan maliyetlerine yansıyacaktır.
Bence ülkemizin KDV konusunda kapsamlı ve ölçülebilir bir reform programına ihtiyacı var. Öncelikle toplam devreden KDV stokunun güncel büyüklüğü, sektörlere dağılımı, ne kadarının iade hakkı doğuran işlemlerle bağlantılı olduğu ve ne kadarının uzun yıllardır taşındığı kamuoyuyla paylaşılmalı. KDV iadelerinin yalnızca ortalama sonuçlanma süreleri değil, gecikme dağılımları da açıklanmalı, vergisel uyumu yüksek ve düşük riskli ihracatçılar için hızlandırılmış iade mekanizmaları daha etkin işletilmeli, doğrulanmış iade alacaklarının kamu borçlarına mahsubu ve güvenli finansman araçlarına dönüştürülmesi kolaylaştırılmalı ve devreden KDV stokunun azaltılmasına yönelik, kamu maliyesinin sürdürülebilirliğini koruyan kademeli bir model geliştirilmeli.
Devreden KDV stokunun tamamının bir anda nakden ödenmesini savunmuyorum. Böyle bir yaklaşım hem hukuki hem de mali açıdan doğru olmaz. Ancak sorunu yıllarca kendi haline bırakmak da çözüm değil.
Gerçek işlemlerden kaynaklanan tutarlarla fiktif kayıtları birbirinden ayıran, hak edilmiş iadeleri hızlandıran ve işletmelerin finansman yükünü azaltan bir sistem oluşturmak zorundayız. İhracatçının kendi parasını finanse etmek zorunda kaldığı bir ekonomide, rekabet gücünü yalnızca kur ve faiz politikalarıyla koruyamayız.
Dünya Gazetesi | Dr. Hakan ÇINAR





