Kanun’un 10. maddesiyle Kurumlar Vergisi Kanunu’na eklenen geçici 19. madde, ilk bakışta önceki varlık barışı düzenlemelerinin devamı gibi görünse de, teknik yapısı itibarıyla farklı bir yönelim içermektedir. Bu modelde yalnızca kayda girmemiş veya yurt dışında bulunan finansal varlıkların sisteme dahil edilmesi değil, bu varlıkların Türkiye’de belirli finansal araçlarda tutulma süresi de vergisel sonucun belirlenmesinde merkezi rol oynamaktadır.
Başka bir ifadeyle, 7582 sayılı Kanun geçmişe dönük sınırlı bir vergi koruması sağlamakla yetinmemekte; mükelleften belirli ölçüde likiditeden vazgeçmesini, varlığını finansal sistem içinde görünür kılmasını ve tercih edilen elde tutma süresine göre farklılaşan bir vergi yüküne katlanmasını istemektedir. Bu yönüyle yeni düzenleme, klasik anlamda “af” olmanın ötesinde, vergi hukuku aracılığıyla kurulan bir finansal yönlendirme mekanizmasıdır.
Düzenlemenin ana hatları
7582 sayılı Kanun, yurt dışında bulunan veya Türkiye’de bulunmakla birlikte kanuni defterlerde yer almayan bazı finansal varlıkların sisteme alınmasını amaçlamaktadır. Kapsama para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları girmektedir. Buna karşılık yurt içi taşınmazlar, stoklar, emtia ve alacaklar kapsam dışında bırakılmıştır.
Yurt dışındaki varlıklar 31 Temmuz 2027’ye kadar Türkiye’deki banka veya aracı kurumlara bildirilecek; bildirimden itibaren iki ay içinde Türkiye’ye transfer edilecek ya da fiziken getirilmişse banka veya aracı kurum hesabına yatırılacaktır. Türkiye’de bulunan ancak defterlerde yer almayan varlıklar bakımından da bildirim banka veya aracı kuruma yapılacak ve varlığın bildirim tarihi itibarıyla hesaba yatırılması gerekecektir.
Genel vergi oranı bildirilen varlık değeri üzerinden %5’tir. Ancak varlığın belirli yatırım araçlarında tutulması taahhüt edilirse oran düşmektedir: bir yıl için %4, iki yıl için %3, üç yıl için %2, dört yıl için %1, beş yıl için %0. 1 Ocak 2027- 31 Temmuz 2027 arasında yapılacak bildirimlerde bu oranlara yarım puan eklenecektir. Bu yatırım araçları; vadeli hesap, devlet iç borçlanma senedi, kira sertifikası ve girişim sermayesi yatırım fonu olarak belirlenmiştir. Dikkat etmek gerekir ki, vergi oranı düştükçe mükellefin hareket serbestisi azalmakta; vergi yükü hafiflerken likidite maliyeti artabilmektedir. Nakit akışı, kur riski, faiz riski, yatırım fırsatlarının kaçırılması ve grup içi finansman ihtiyacı gibi unsurlar dikkate alındığında, mükelleflerin yalnızca oranı değil, seçilecek yöntemin şirketin bilanço ve nakit akışıyla uyumunu da dikkate almaları gerekir.
Defter tutan mükelleflerde bildirilen varlıkların yasal defterlere alınması, bilanço esasına tabi olanlarda ise iki yıl süreyle işletmeden çekilemeyecek özel fon hesabında izlenmesi gerekir.
Otomatik meşruiyet yok, sınırlı koruma var
Bu düzenlemenin bir diğer önemli yanı, mutlak bir koruma sağlamamasıdır. Koruma yalnızca bildirilen varlıklara isabet eden tutarlar bakımından ve kanun ile tebliğde öngörülen şartlar eksiksiz yerine getirilirse mevcuttur. Başka nedenlerle bulunan matrah farkları, transfer fiyatlandırması sorunları, sahte belge riskleri, örtülü kazanç tartışmaları veya diğer vergi problemleri bu düzenleme ile kendiliğinden ortadan kalkmamaktadır
Diğer yandan, kara para aklama, terörizmin finansmanı, yaptırım uyumu, müşteri tanıma ve diğer mevzuat yükümlülükleri bakımından genel bir bağışıklık meydana gelmemektedir. Uluslararası yaklaşım da bu yöndedir. FATF standartları, gönüllü vergi uyumu veya varlık geri getirme programlarının kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadele yükümlülüklerini zayıflatmaması gerektiğini kabul etmektedir. OECD’nin gönüllü bildirim programlarına ilişkin yaklaşımı da bu programları ancak daha güçlü bilgi değişimi, şeffaflık ve denetim kapasitesiyle birlikte anlamlı görmektedir. Avrupa Birliği hukukunda ise vergi suçlarının kara para aklama bakımından öncül suç niteliği taşıyabilmesi, varlık barışı benzeri düzenlemelerin kaynağı tartışmalı varlıklara otomatik meşruiyet kazandıramayacağını göstermektedir.
Sonuç
2026 Varlık Barışı, doğru yapılandırıldığı takdirde önemli bir kayıt ve uyum imkanı sağlayabilir. Bununla birlikte, bildirilen varlığın gerçekte kime ait olduğu, şirket bilançosuna sermaye olarak mı gireceği, ortaklar cari hesabına mı alınacağı, borç mu sayılacağı veya başka bir hukuki ilişkiye mi dayanacağı baştan belirlenmelidir. Aksi halde, geçmişe dönük vergi riskini azaltmak için yapılan bildirim, ileride şirketler hukuku, muhasebe ve vergi hukuku bakımından yeni tartışmalar doğurabilir. Vergi adaleti bakımından haklı eleştirilere açık olmakla birlikte, düzenleme kısa ve orta vadede ülke ekonomisine belirli bir katkı sağlayabilir. Ancak bu katkının kalıcı bir vergi uyumu yaratıp yaratmayacağı, mükelleflerin rejime hangi amaçla başvurduğuna ve bu tür düzenlemelerin ne derece olağanlaştırılacağına bağlı olacaktır.





