Türkiye, yıllardır övün­düğü “genç nüfus” avantajını kaybetme riskiyle karşı karşıya. Euros­tat verilerine göre 34,4 ortan­ca yaş ile halen AB’nin en gen­ci olan Türkiye, doğurgan­lık hızındaki keskin düşüşle bir “demografik uçuruma” sürükleniyor. King’s Colle­ge London Öğretim Görevli­si Doç. Dr. Cevat Giray Aksoy, Türkiye’nin nüfus yapısında­ki değişimin ekonomik fatu­rasını rakamlarla ortaya koy­du. Aksoy, “Mevcut eğilimler sürerse, genç nüfus pencere­sinin 2035’ten daha erken ka­panabileceğini öngörüyoruz” dedi.

Uzaktan çalışma ve iş gü­cü piyasalarının geleceğine ilişkin çalışmaları ile tanı­nan Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın (EBRD) Kıdem­li Araştırma Ekonomisti ve King’s College London Siya­sal Ekonomi Bölümü’nde öğ­retim görevlisi olan Doç. Dr. Cevat Giray Aksoy, Türkiye’de nüfus yapısının yavaş yavaş değişmeye başladığını vurgu­layarak, “Nüfus yapısındaki değişikliğin ekonomik büyü­meye etkisini 2050 yılından itibaren görmeye başlayaca­ğız. 2050 yılından sonra 15-64 yaş aralığındaki çalışma ça­ğındaki nüfusun toplam nü­fus içindeki payı azalacağı için, kişi başına gelir artış hızı her yıl ortalama yüzde 0,15 da­ha düşük gerçekleşebilir” diye konuştu.

İşgücüne katılımı artırıcı politikalar şart

Aynı zamanda Lordlar Ka­marası’na Politika Danışman­lığı da veren Aksoy, şu anki nüfus yapısının Türkiye’de ki­şi başına milli gelir büyüme­sine 2024–2050 döneminde ortalama 0.1 puanlık bir de­mografik prim sağlayacağını belirtti. Aksoy, “Ancak yüzyı­lın ikinci yarısında yaşlanma­nın büyümeyi aşağı çekmesi ve genç nüfus penceresinin kapanmaya yaklaşmasıyla ve­rimlilik artışlarının ve işgü­cüne katılımı artıran politika­ların büyüme açısından belir­leyiciliği artacak” dedi.

Tüm bu tabloya rağmen, Türkiye’nin çalışma çağında­ki nüfusunun toplamın yüz­de 68,4’ünü oluşturduğunu ve halen önemli bir işgücü potansiyeli sunduğunu ifa­de eden Aksoy, “Görece genç ve büyük işgücü havuzu sür­se de Türkiye’nin bir demog­rafik dönüm noktasına girdiği açık.

Mevcut eğilimler sürer­se, genç nüfus penceresinin 2035’ten daha erken kapana­bileceğini öngörüyoruz. Çün­kü nüfus kompozisyonunda­ki değişim çarpıcı; 2024 iti­barıyla 0–14 yaşın toplam nüfustaki payı yüzde 20.6’ya gerilemiş durumda. Buna kar­şılık 65 yaş ve üstü nüfusun payı yüzde 11’e yükseldi. Ay­rıca bazı illerde 65 yaş ve üstü nüfusun oranının yüzde 20’yi aştığını görüyoruz. Bu eğilim, demografik primin zayıfla­ması ve bağımlılık oranının artması anlamına geliyor” ifa­delerini kullandı.

Teşviklerde Fransa örneği öne çıkıyor

Doğurganlık oranları ile il­gili politika setlerinin ülkeden ülkeye değiştiğini dile getiren Aksoy, “Dünyada iki ana po­litika seti öne çıkıyor; doğru­dan finansal teşvikler ve ver­gi düzenlemeleri ile çocuk ba­kım altyapısı, ebeveyn izni ve iş–aile uyumunu güçlendiren hizmetler. Örneğin Macaris­tan ve Polonya’da üçüncü ço­cukla birlikte belirli kredi­lerin silinmesi, dört çocuklu kadınlara kalıcı gelir vergisi muafiyeti veya çocuk başına uzun dönemli nakit destekler gibi güçlü mali teşvikler uygu­lanıyor.

Ancak bu tür teşvikler çoğunlukla doğumları öne çe­kiyor, yani zamanlamayı de­ğiştiriyor. Toplam çocuk sayı­sını kalıcı biçimde artırmada ise sınırlı kalıyor” dedi. Avru­pa’da ise Fransa’nın, görece yüksek doğurganlık oranıyla öne çıktığını belirten Aksoy, şöyle devam etti: “Bunun ar­kasında ise yaygın ve erişi­lebilir çocuk bakım hizmet­leri ile iş–yaşam dengesini destekleyen kurumların da­ha güçlü olması gibi faktörler önemli rol oynuyor. Bu sayede doğurganlık oranları benzer gelir düzeyindeki diğer geliş­miş ülkelere kıyasla daha yük­sek kalıyor.”

Nurdoğan A. ERGÜN-Dünya