2026 yılına girerken Türki­ye ekonomisi kritik bir eşik­te duruyor. Enflasyonla mücade­le sürüyor, para politikası sıkı, kredi kanalları kontrollü, büyü­me temposu yavaşlamış durum­da. Kur görece istikrarlı görünse de finansman maliyetleri yüksek, reel sektörün nakit akışı baskı al­tında ve küresel belirsizlikler de­vam ediyor. Bu tablo içinde temel soru şu:

2026’nın en büyük ekonomik riski nedir?

Bu sorunun tek bir cevabı yok. Ancak veriler, eğilimler ve yapı­sal göstergeler birlikte değerlen­dirildiğinde risk başlığı üç ana eksende toplanıyor:

1.Yüksek faiz–düşük büyüme sarmalı

2.Reel sektör finansman ve nakit akışı krizi

3.Enflasyonda kalıcılık ve beklenti yönetimi sorunu

I. para politikası: sıkılık ne kadar sürdürülebilir?

Türkiye’de dezenflasyon prog­ramının temel taşı, sıkı para po­litikasıdır. Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası po­litika faizini uzun süre yüksek se­viyede tutarak talep baskısını sı­nırlamayı ve beklentileri çıpala­mayı hedeflemektedir.

Reel faiz gerçekten yeterli mi?

Reel faiz hesabı basit görünür: politika faizi – beklenen enflas­yon. Ancak risk tam da burada başlıyor.

* Eğer piyasa enflasyon bek­lentisi resmi projeksiyonlardan yüksekse,

* Eğer fiyatlama davranışları henüz çözülmemişse,

* Eğer hizmet enflasyonu katı kalıyorsa,

nominal sıkılık reel ekonomide yeterli soğumayı sağlamayabilir.

2026 için en büyük risklerden biri şudur:

Para politikası enflasyonu dü­şürmek için yeterince sıkı kalır­sa büyüme ciddi yavaşlayabilir; erken gevşerse enflasyon yeni­den ivme kazanabilir.

Bu ikilem, politika yapıcı açı­sından ince ayar gerektirir. An­cak asıl kırılganlık reel sektör ta­rafında ortaya çıkar.

II. 2026’nın kritik riski: Reel sektörün nakit akışı

Türkiye ekonomisinde üretim yapısının büyük bölümü dış fi­nansmana ve krediye dayalıdır. Yüksek faiz ortamında şirket bi­lançolarında üç baskı oluşur:

1.Finansman gideri artışı

2.Tahsilat vadelerinin uzaması

3.Karlılık marjlarının daralma­sı

Finansman maliyeti baskısı

Faizlerin yüksek seyrettiği bir ortamda:

* Kısa vadeli ticari kredi mali­yetleri artar

* Yatırım kredileri ertelenir

* İşletme sermayesi ihtiyacı büyür

Bu durum özellikle imalat, pe­rakende ve inşaat sektöründe kı­rılganlık yaratır.

Tahsilat vadeleri uzuyor mu?

Yüksek faiz dönemlerinde zin­cirleme bir davranış oluşur:

* Büyük firma ödemeyi gecik­tirir

* Tedarikçi daha geç tahsil eder

* Nakit döngüsü bozulur

Bu mekanizma 2026’da iflas ve konkordato riskini artırabilecek temel kanallardan biridir.

Risk şudur: Ekonomi yavaş­larken finansman maliyeti yük­sek kalırsa, bilanço dayanıklılığı zayıf firmalar sistem dışına çıka­bilir.

Bu risk, makro istikrarı tehdit eden en önemli mikro kırılgan­lıktır.

III. Enflasyonda yapışkanlık: Asıl tehlike

Enflasyon düşüş eğilimine gir­se bile asıl mesele hız değil, kalı­cılıktır.

Türkiye’de fiyat artışlarının üç ana kaynağı vardır:

  1. Talep yönlü baskı

2.Kur geçişkenliği

3.Hizmet sektöründe katılık

Hizmet enflasyonu neden kritik?

Hizmet kalemleri (ki­ra, eğitim, sağlık, resto­ran) daha yavaş düşer. Çünkü:

* Ücret artışları ge­cikmeli yansır

* Sözleşmeler yıllık­tır

* Fiyat indirimine direnç yük­sektir

Bu nedenle manşet enflasyon düşse bile çekirdek göstergeler uzun süre yüksek kalabilir.

Eğer 2026’da beklentiler tam olarak çıpalanamazsa, risk şu­dur:

Dezenflasyon süreci yavaşlar ve para politikasının sıkı kalma süresi uzar.

Bu da tekrar büyüme üzerinde baskı yaratır.

IV. Küresel riskler: Türkiye’yi bekleyen dış dalga

2026’da küresel ekonomide üç ana başlık öne çıkıyor:

1. ABD para politikası belirsiz­liği

2. Çin büyümesinde yavaşlama

3. Jeopolitik riskler ve enerji fi­yatları

ABD politikası

Federal Reserve faiz patika­sındaki değişim küresel likidite­yi doğrudan etkiler.

* Eğer ABD’de faizler yüksek kalırsa gelişmekte olan ülkelere sermaye akışı zayıflar.

* Eğer hızlı indirim gelirse do­lar zayıflar ve emtia fiyatları ar­tabilir.

Her iki senaryo da Türkiye için risk içerir.

Avrupa talebi

Türkiye ihracatının önem­li bölümü Avrupa’ya yöneliktir. Avrupa Merkez Bankası politi­kaları ve Avrupa büyümesi doğ­rudan ihracat performansını be­lirler.

Avrupa’da durgunluk derinle­şirse:

* İhracat hacmi düşer

* Kur avantajı tek başına ye­terli olmaz

* Sanayi üretimi zayıflar

Bu, 2026 için dış kaynaklı bü­yüme riskidir.

V. Cari denge ve finansman kalitesi

Cari açık daralıyor olabilir. An­cak 2025 dönemleri ile karşılaş­tırıldığında da artış trendinin başladığı görülmektedir. Asıl so­ru şudur:

Açık hangi kalitede finansman­la karşılanıyor?

Eğer finansman:

* Kısa vadeli portföy girişine dayanıyorsa

* Swap ağırlıklı rezerv artışı söz konusuysa

* Doğrudan yatırım zayıfsa

o zaman kırılganlık devam eder.

Bu noktada rezerv kompozis­yonu, vade yapısı ve borç çevrim oranı kritik göstergelerdir.

VI. 2026’nın en büyük riski: Senaryo analizi

Senaryo 1: Kontrollü denge­lenme

* Enflasyon düşmeye devam eder

* Faizler yılın ikinci yarısında kademeli geriler

* Büyüme %2–3 bandında ka­lır

* İhracat sınırlı toparlanır

Bu senaryoda ekonomi yavaş ama istikrarlı bir patikaya girer.

Senaryo 2: Finansal sıkışma

* Enflasyon düşüşü yavaşlar

* Faizler yüksek kalır

* Kredi kanalı daralır

* Şirket iflasları artar

Bu senaryoda en büyük risk: re­el sektör kaynaklı finansal stres.

Senaryo 3: Erken gevşeme riski

* Faiz indirimi erken başlar

* Talep toparlanır

* Kur baskı altına girer

* Enflasyon yeniden ivme ka­zanır

Bu senaryo, kazanılan güveni zedeleyebilir.

VII. Yapısal sorun: Üretim modeli

Türkiye’nin temel kırılganlığı kısa vadeli değildir; yapısaldır.

* Yüksek katma değerli üretim oranı düşüktür

* Teknoloji yoğun ihracat sı­nırlıdır

* Enerji bağımlılığı yüksektir

Bu yapısal sorun çözülmeden faiz–kur–enflasyon döngüsü tam anlamıyla kırılmaz.

VIII. 2026’nın gerçek cevabı

Tüm bu analizler ışığında 2026’nın en büyük ekonomik ris­ki şudur:

Yüksek faiz ortamında büyü­menin aşırı yavaşlaması ve bu­nun reel sektör bilançolarında kalıcı hasar yaratması.

Enflasyon elbette kritik bir so­rundur. Ancak enflasyonla mü­cadele sürecinde üretim kapasi­tesinin zarar görmesi daha derin bir maliyet yaratabilir.

IX. 2027’de seçim riski ne anlama geliyor?

2026’nın en büyük eko­nomik riski yalnızca fa­iz–büyüme dengesi değildir. Seçim faktörü bu denklemi daha hassas hale getirir.2027 de olası bir erken seçimin 2026 ikinci ya­rısı ile birlikte bir çok öngörüyü değişecektir.

Risk şudur:

Seçim sürecinde mali ve pa­rasal disiplin algısı zedelenirse, enflasyonla mücadelede kazanı­lan mesafe kaybedilebilir.

Ancak doğru beklenti yönetimi ve politika tutarlılığı korunursa:

* Seçim dönemi kontrollü atla­tılabilir

* Güven kaybı yaşanmayabilir

* Reform gündemi ivme kaza­nabilir.

X. Politika önerileri

1. Seçici kredi politikası – üretken sektörlere yönlendirme

2. Yapısal reform takvimi – vergi, eğitim, sanayi

3. Uzun vadeli finansman araçları

4. Beklenti yönetiminde şef­faflık

5. Maliye–para politikası ko­ordinasyonu

Sonuç: 2026 bir dönüm noktası

2026 yılı bir kriz yılı olmak zo­runda değil. Ancak kırılganlıkla­rın yönetilememesi halinde risk büyüyebilir.

Ekonomide asıl mesele şu so­ruda düğümleniyor:

* Enflasyon düşerken üretim korunabilecek mi?

* Finansal sıkılık kalıcı hasa­ra yol açmadan sürdürülebilecek mi?

* Büyüme modeli dönüşebile­cek mi?

* 2027 olası erken seçimin ekonomi politikalarını ve ekono­mi kadrolarını değiştirecek mi?

2026’nın en büyük riski bir şok değil; dengeyi koruyamama riskidir.

Eğer denge sağlanırsa 2026, istikrarın pekiştiği yıl olabilir. Eğer denge kaybedilirse, yüksek faiz–zayıf büyüme sarmalı derin­leşebilir.

Ve ekonomi tarihinin göster­diği gibi, asıl kırılmalar genellik­le yüksek gürültüyle değil, sessiz yavaşlamalarla başlar.

Son sözler: -“İnsan ancak sus­tuklarını duyan biriyle bir ömür geçirebilir” Osho

“Kontrol edemediğin her şey sana bırakmayı öğretir, Bırakma­yı öğren; gidenleri, acıları, olma­yanları, mutluluğun anahtarı bu­dur” Buddha

Şevket SAYILGAN-Dünya