Vergi mevzuatımız açık: Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 30/7. maddesine göre, Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek ülkelerde yerleşik kurumlara yapılan ödemeler üzerinden yüzde 30 oranında stopaj yapılması gerekiyor. Kâğıt üzerinde net bir düzenleme var. Ancak uygulama için kritik bir şart bulunuyor: Hangi ülkelerin “vergi cenneti” sayılacağını Cumhurbaşkanı ilan edecek. Liste yayımlanmadığı sürece hükmün fiilen uygulanması mümkün değil.
Yıllardır ilan edilmeyen bu liste, kanundaki bir düzenlemeyi adeta askıda bırakıyor. Peki neden? Vergi cenneti sayılacak ülkeler neden belirlenmiyor? Bu yazının konusu tam da bu: Yürürlükte olan bir kanun hükmü neden işletilmiyor ve bunun kamu maliyesi açısından anlamı ne?
Nerede bu vergi cennetleri?
Vergi cenneti kavramı 1950’lerden beridir hem akademide hem de diğer birçok alanda kullanılır. Ortak bir tanım birliği hala mevcut değildir ancak vergi cennetleri genel olarak ülke dışında bulunan hiç vergilendirilmeyen ya da düşük oranda vergilendirilen, bilgi paylaşımı konusunda şeffaf olmayan, kazanç anlamında fiili aktivitelerin olmadığı yerler olarak bilinir.
OECD de vergi cenneti kavramını tanımlamak yerine buna bazı özellikler atfederek anlaşılmasını sağlamaya çalışmıştır. OECD vergi cennetleriyle alakalı olarak çok düşük oranlı ya da hiç vergi olmaması, şeffaflığın çok az ya da hiç olmaması, etkin bilgi alışverişinin olmaması ve herhangi bir iktisadi faaliyetin bulunmaması şeklinde özellikler saymıştır.
Vergi cennetleri uluslararası birçok sahada offshore yani kıyı ötesi finans merkezleri olarak da bilinir. Bunlara offshore yani kıyı ötesi denilmesinin temel nedeni bu yerlerin Karayip Denizi’ndeki irili ufaklı adalardan oluşmasından kaynaklanmaktadır. Ancak bu kavram Karayip’teki yerleri de aşarak denizi ve dolayısıyla kıyısı olmayan yerlerde de kullanılınca bu kavramın içeriğinde ilk etapta deniz ve kıyı aramak yerine vergi avantajı olan yerler anlaşılmaya başlandı. Böylece bir yer, denizi ve kıyısı olmasa da vergi cenneti dolayısıyla offshore sayılabilmektedir.
Dünyada bilinen offshore merkezleri yani vergi cennetleri Apple’ın 55 milyar dolarlık vergi hilesine konu işlem yaptığı İrlanda, Google’ın 45 milyon dolardan fazla para tuttuğu Bermuda, Lüksemburg, İsviçre, Monaco, Virgin Adaları, Man adası, Cayman Adaları, Malta, Seyşeller, Bahreyn, Mauritius Cumhuriyeti, Jersey (Manş Adaları) vb. sayılabilir.
2016 ve 2017 yıllarında Alman Süddeutsche Zeitung gazetesine iki farklı hukuk firmasından offshore bankacılık hesaplarına ilişkin sırasıyla Panama Belgeleri ve Cennet Belgeleri olarak bilinen veriler sızdırılmıştı. Gazeteler, offshore vergi cennetlerinde para depolayan çok sayıda politikacı, ünlü, şirket ve diğer dünya liderlerini ifşa etmişti. Bu iki sızıntı, offshore vergi cennetleri hakkında şimdiye kadar bilinen en fazla veri sızıntısıydı.
Bu nedenle OECD başta olmak üzere uluslararası arenada çeşitli önlemler alınmaktadır. Bu konuyu başka bir yazıda ele alacağım.
Vergi cennetlerine aktarılan paralardan stopaj yapılmalı ama…
Vergi cenneti olarak anılan bu yerler, aslında Türkiye açısından da birer “cennet” olmaya devam ediyor. Çünkü Kurumlar Vergisi Kanunu m.30/7 hükmü uyarınca, Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek ülkelerde yerleşik kurumlara yapılan ödemeler üzerinden yüzde 30 oranında stopaj yapılması gerekiyor. Ancak bu mekanizmanın çalışabilmesi için önce o ülkelerin ilan edilmesi şart. Yetki geçmişte Bakanlar Kurulu’na aitti; sistem değişikliğiyle birlikte Cumhurbaşkanı’na geçti. Ne var ki bu yetki bugüne kadar kullanılmadı.
En nihayetinde liste ilan edilmediği için söz konusu stopaj hükmü fiilen uygulanmıyor. Böylece kanunda var olan bir yaptırım, uygulamada devre dışı kalmış oluyor.
Cumhurbaşkanı vergi cenneti olan yerleri neden ilan etmiyor?
Kurumlar Vergisi Kanunu m.30/7 hükmü açık: Yüzde 30’luk stopajın uygulanabilmesi için ilgili ülkelerin Cumhurbaşkanı tarafından ilan edilmesi gerekiyor. İlan yapılmadığı sürece bu ülkelere aktarılan tutarlar üzerinden söz konusu kesinti uygulanamıyor. Yani kanunda yazan bir yaptırım, uygulama şartı yerine getirilmediği için devreye girmiyor.
5520 sayılı Kanun yürürlükte. Ancak bu hüküm fiilen işletilmiyor. Bu bir tercih mi, bir ihmal mi, yoksa bilinçli bir politika mı? Kamuoyunun bunu bilmeye hakkı var. Ne var ki bugüne kadar ne Cumhurbaşkanlığı’ndan ne de Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan bu konuda kapsamlı bir açıklama yapılmış değil.
Oysa aradan yaklaşık yirmi yıl geçti. Bu süre boyunca vergi cenneti sayılacak ülkelerin belirlenmemesinin kamu maliyesi açısından nasıl bir sonuç doğurduğu şeffaf biçimde ortaya konulmalı. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın bu konuda ayrıntılı bir etki analizi ya da rapor hazırlaması, yalnızca teknik bir gereklilik değil; aynı zamanda vergi veren yurttaşlara karşı bir sorumluluktur.
Ayrıca
Tüketim ve zorunlu ihtiyaçlar üzerinden alınan ÖTV ve KDV artışlarıyla bütçe gelirlerini artırma yoluna gidilirken, sermaye hareketlerine ilişkin mevcut yasal imkânların kullanılmaması ciddi bir çelişki yaratıyor. Vergi politikası tercihleri yapılırken yükün ağırlıklı olarak dar ve sabit gelirlilerin tüketimi üzerinden taşınması yerine, uluslararası sermaye akışları ve düşük vergili yargı bölgelerine yönelen kazançlar da vergi sisteminin kapsamına etkin biçimde dâhil edilmelidir.
Vergi adaleti, kamu gelirlerini yalnızca harcama üzerinden değil, kazanç üzerinden de dengeli biçimde toplamayı gerektirir. Dar gelirlinin tüketiminden alınan vergilerle bütçeyi ayakta tutmak kolaydır; ancak asıl mesele, kazancın ve sermayenin de adil ve etkin şekilde vergilendirilebilmesidir. Gerçek bir vergi adaleti, yükün toplum kesimleri arasında dengeli dağıtılmasıyla başlar.
Sonuç olarak
Kurumlar Vergisi Kanunu m.30/7 hükmü yürürlükte ve açıktır. Ancak uygulanabilmesi için gerekli olan ülke listesinin yaklaşık yirmi yıldır ilan edilmemiş olması, kanunda öngörülen bir yaptırımı fiilen devre dışı bırakmıştır. Bu durum basit bir teknik eksiklik değil; vergi politikasına ilişkin bilinçli bir tercihin sonucu olup olmadığı sorusunu gündeme getirmektedir.
Vergi cennetlerine yapılan transferlerin hacmi, uygulanmayan stopajın mali etkisi ve ortaya çıkabilecek potansiyel vergi kaybı konusunda kamuoyu şeffaf bir bilgiye sahip değildir. Oysa vergi politikası yalnızca gelir toplama aracı değil, aynı zamanda adalet ve güven meselesidir.
Sorun yalnızca bir listenin yayımlanmaması değildir. Asıl mesele, vergi yükünün kimlerin omuzlarında olduğudur. Tüketim üzerinden alınan vergilerle bütçeyi ayakta tutmak mümkündür; ancak kazanç ve sermaye etkin biçimde vergilendirilmeden gerçek bir vergi adaletinden söz edilemez. Vergi reformu, kanunda yazan hükümlerin uygulanmasıyla ve kamuoyuna karşı şeffaflıkla başlar.





