Gelir Vergisi Kanunu’na eklenecek mükerrer 20/D düzenlemesi Türkiye’nin küresel sermaye, nitelikli insan kaynağı ve uluslararası yatırımcı rekabetinde nasıl bir pozisyon almak istediğine ilişkin önemli bir politika tercihi niteliği taşıyor. Düzenlemenin temel amacı, uzun yıllardır Londra, Milano, Lizbon, Atina ve kısmen Zürih gibi merkezlerin kullandığı “tercihli vergi yerleşikliği” modellerine benzer şekilde, yüksek gelirli bireyleri, girişimcileri, yatırımcıları ve uluslararası mobiliteye sahip profesyonelleri Türkiye’ye çekmek olarak görünüyor.
Dünya vergi yerleşikliği için yarışıyor
Küresel ölçekte bakıldığında bu yaklaşımın tamamen istisnai olduğu söylenemez. Brexit sonrası İngiltere yeni “FIG” (Yabancı Gelir ve Kazançlar) sistemiyle yabancı gelirler için geçici muafiyet modeline yönelirken, İtalya sabit vergili yeni mukim rejimini sürdürmekte, Portekiz teknoloji ve inovasyon odaklı yeni Bilimsel Araştırma ve İnovasyona Yönelik Vergi Teşviki modelini uygulamakta, İspanya ise “Beckham Law” rejimini genişletmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin de uluslararası vergi rekabetine dahil olma arayışı kendi içinde anlaşılabilir bir eğilim.
Özellikle uzaktan çalışma, dijital ekonomi ve küresel yetenek hareketliliğinin arttığı bir dönemde, ülkeler artık yalnızca şirketleri değil; bireyleri de çekmeye çalışıyor. Ancak hiç şüphesiz bu tür rejimlerin başarısı yalnızca vergi avantajına bağlı değildir. Uluslararası yatırımcı veya yüksek net değerli bireylerin yalnızca düşük vergi oranına bakarak ülke seçtiğinden bahsetmek mümkün değil.
Hukuki öngörülebilirlik, yargı güvenliği, sermaye hareketlerinin serbestliği, finansal sistemin derinliği, yaşam kalitesi, uluslararası eğitim imkanları, nitelikli sağlık altyapısı vb. unsurlar bu kişiler için en az vergi avantajı kadar belirleyici hale gelmiş durumda. Bu yönüyle, vergi avantajı, esasen güçlü bir ekonomik ve hukuki ekosistemin tamamlayıcı unsuru olabiliyor. wGVK Mükerrer Madde 20/D, Türkiye’ye yerleşmeden önceki son üç takvim yılında Türkiye’de ikametgahı ve vergi mükellefiyeti bulunmayan kişilerin, Türkiye dışında elde ettiği tüm kazanç ve iratlarını yerleşim tarihinden itibaren yirmi yıl boyunca gelir vergisi dışında bırakan bir istisna düzenlemesidir.
Kapsama girmeden önce Türkiye’de yalnızca gayrimenkul sermaye iradı, menkul sermaye iradı veya değer artışı kazancı nedeniyle mükellefiyeti bulunanlar bu istisnadan yararlanabilmekte; istisna kapsamındaki gelirler için beyanname verilmemekte, bu gelirlere ilişkin giderler vergiye tabi kazançtan düşülememekte ve yabancı ülkelerde ödenen vergiler Türk gelir vergisinden mahsup edilememektedir.
Asıl tartışma: Çifte vergilememe
Bununla birlikte düzenleme, uluslararası vergi hukuku açısından oldukça hassas bir konuyu potansiyel olarak gündeme getirmekte. Kanun tasarısındaki model, yabancı gelirlerin uzun süre boyunca tamamen vergiden istisna tutulmasını öngörüyor. Ayrıca ilgili gelirin yabancı ülkede gerçekten vergilenmesi de bir şart olarak aranmıyor. Tam bu noktada uluslararası vergi hukukunun en tartışmalı kavramlarından biri gündeme geliyor, “double non-taxation”/çifte vergilememe, yani gelirin hiçbir ülkede vergilenmemesi.
Uluslararası vergi sisteminin temel mantığı, gelirin ya kaynak ülkesinde ya da kişinin yerleşik olduğu ülkede vergilenmesidir. Çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmaları da zaten aynı gelirin iki kez vergilenmesini engellemek amacıyla oluşturulmuştur. Ancak bazı durumlarda sistem tersine çalışabilmekte; gelir ne kaynak devlette ne de ikamet devletinde vergilenmektedir.
Mükerrer 20/D’ye yönelik temel eleştiri de burada ortaya çıkıyor. Çünkü düzenleme, yabancı ülkede fiilen vergi ödenmesini veya belirli bir asgari efektif vergi yükünün bulunmasını aramıyor. Örneğin düşük vergili bir ülkedeki yatırım gelirinin kaynak devlette de vergilenmemesi halinde, Türkiye de bu geliri istisna kapsamına alırsa ortaya tam anlamıyla “çifte vergilendirilmeme” sonucu çıkabilir.
Mükerrer Madde 20/D’den yararlanan bir kişinin, yalnızca Türk mukim statüsüne dayanarak kaynak ülkede stopaj indirimi talep ettiği ve bu geliri Türkiye’de hiç beyan etmediği durumda kaynak ülkenin anlaşma amacından hareketle anlaşma korumasını reddedip reddemeyeceği tartışmaya açıktır. Kaynak ülke vergi idaresi bu yapıyı, anlaşmanın amacıyla bağdaşmayan bir vergi avantajı elde etme düzenlemesi olarak nitelendirebilir.
Düzenlemenin anayasal boyutu da tartışmaya açıktır. Türkiye’de hayatı boyunca tam mükellef olarak vergilendirilen bir kişi ile son üç yılını yurtdışında geçirmiş ve yüksek yabancı gelir elde eden bir kişinin 20 yıl boyunca tamamen farklı vergisel muameleye tabi tutulması, vergide eşitlik ilkesi ve mali güce göre vergilendirme ilkesi bakımından önemli tartışmaları beraberinde getirecektir. Vergi avantajı, güçlü bir yatırım ikliminin tamamlayıcı unsuru olduğunda anlamlıdır. Aksi halde, kısa vadede dikkat çeken ancak uzun vadede “vergisiz geçiş ülkesi” algısı yaratan bir modele dönüşme riski her zaman vardır.





