Vergi tarihinin ilginç taraflarından biri, aradan yüz yılı aşkın süre geçmesine rağmen bazı tartışmaların hiç eskimemesidir.
23 Eylül 1920’de Büyük Millet Meclisinde yapılan tartışma da bunlardan biri.
Konu tuzdu.
Ama aslında tartışılan yalnızca tuz değildi. Devletin paraya ihtiyacı olduğunda bu paranın kimden ve nasıl alınacağı tartışılıyordu.
Yani vergi adaleti…
Takvimler 23 Eylül 1920’yi gösteriyordu. Büyük Millet Meclisi henüz beş aylıktı. Millî Mücadele devam ediyor, bir taraftan savaşın ve Ankara’da oluşan yeni yönetim yapısının giderleri karşılanmaya çalışılırken diğer taraftan bunları finanse edecek gelir aranıyordu.
Üstelik savaş koşulları içinde gelir ve serveti etkin biçimde tespit edip vergilendirebilecek güçlü bir mali idari yapıdan söz etmek de kolay değildi.
İşte böyle bir ortamda Meclisin önüne tuzdan alınan resmin artırılmasına ilişkin bir kanun geldi.
Bugünkü ifadeyle söylersek: Devletin acil paraya ihtiyacı vardı ve gelir artırmanın yollarından biri olarak herkesin tüketmek zorunda olduğu tuza yönelmişti.
Tuzun kilosu 1 kuruştan 3 kuruşa
23 Eylül 1920 tarih ve 26 sayılı Tuz Resmi Hakkında Kanun ile tuzlalarda tuzun kilogram satış fiyatı 3 kuruş olarak belirlendi.
Daha önceki düzenlemeye göre tuzun kilogramı 1 kuruştu. Dolayısıyla fiyat üç katına çıkarılıyordu.
Ancak meseleyi yalnızca “tuz üzerindeki mali yük üç katına çıkarıldı” şeklinde okumak eksik olur.
Çünkü Meclis tutanaklarından anlaşıldığı kadarıyla Hükümetin gerekçesi sadece Hazineye gelir sağlamak değildi. Dönemin para değerindeki değişim, nakliye giderleri, tuzun bazı yerlerde resmî fiyatının çok üzerinde satılması ve ihtikâr da tartışmanın parçalarıydı. İhtikâr ise fiyatların yükselmesini sağlamak amacıyla mal stoklamak; başka bir ifadeyle karaborsacılık veya istifçilik yapmak demektir.
Muvazene-i Maliye Encümeni, tuzun zorunlu ihtiyaç maddesi olduğunu açıkça kabul ediyordu. Buna karşılık tuzun uygulamada kanuni fiyatının çok üzerinde satılabildiğine de dikkat çekiyordu. Bu nedenle Düyûn-ı Umûmiye şubesi bulunan yerlerde ambar kurulması ve böylece özellikle uzak bölgelerde tuzun temini ile ihtikârın önlenmesi öngörülüyordu.
Kanun yalnızca yeni fiyatı belirlemekle de yetinmedi.
Tuz tüccarı ve esnafı ellerindeki tuz miktarını bir hafta içinde Düyûn-ı Umûmiye İdaresine bildirmek ve eski fiyatla yeni fiyat arasındaki farkı ödemek zorundaydı. Bildirilmeyen miktar kaçak sayılacak ve yeni resim üzerinden iki kat resim cezaen tahsil edilecekti.
Burada ayrıca dikkat çekici bir tarihi ayrıntı var: Millî Mücadele’nin yürütüldüğü bir dönemde çıkarılan bir vergi kanununda karşımıza hâlâ Düyûn-ı Umûmiye İdaresi çıkıyor.
Fakat asıl ilginç olan kanunun maddeleri değil, Mecliste yapılan tartışmadır.
“Para lazım” ama kim ödeyecek?
Maliye Vekili Ferit Bey’in temel gerekçesi oldukça açıktı: Devletin paraya ihtiyacı vardı.
Bu tespitin kendisine ciddi bir itiraz da yoktu. Zaten savaş hâlindeki bir devletin gelir ihtiyacını kimse inkâr etmiyordu.
İtiraz başka bir noktadaydı:
Bu para neden tuzdan alınacaktı?
Daha doğrusu, neden herkesin tüketmek zorunda olduğu bir mal üzerinden gelir sağlanacaktı?
Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey tam da bu noktadan itiraz etti.
Ona göre Maliye Vekili, devlet çarkının işlemesi için para bulmak zorundaydı; bunda sorun yoktu. Ancak çıkarılan mali kanunlar özellikle köylü ve rençper sınıfını etkiliyordu.
Ali Şükrü Bey’in önerisi ise oldukça dikkat çekiciydi:
Devlet, tuz gibi tüketim maddeleri üzerinden gelir sağlamak yerine serveti esas alan bir vergilemeye yönelmeliydi.
Tutanaklardaki ifadesiyle, herkes “serveti nispetinde, iktidarı nispetinde” vergi vermeliydi.
Bugünün vergi hukuku diliyle söylersek önerdiği şey, vergilemenin ödeme gücüne göre yapılmasıydı.
Aslında bundan 106 yıl önce Mecliste tartışılan konu, bugün vergi adaleti başlığı altında tartıştığımız meselenin neredeyse aynısıydı.
Bir tarafta tüketim üzerinden kolayca tahsil edilebilen bir mali yük; diğer tarafta kişinin ekonomik gücünü dikkate alan doğrudan vergileme…
Maliye Vekili'nin cevabı da yabancı değil
İşin daha da ilginç tarafı, Maliye Vekili Ferit Bey’in verdiği cevaptır.
Ferit Bey, tuz yükünün halkın üzerine geldiği eleştirisini tümüyle reddetmedi.
Hatta bunun doğru olduğunu söyledi.
Ancak ona göre mesele, teoride hangi verginin daha adil olduğundan ziyade, içinde bulunulan koşullarda hangi gelirin hemen tahsil edilebileceğiydi.
Servet ve irat üzerinden vergi alınması düşüncesine de esas itibarıyla karşı değildi. Fakat böyle bir verginin matrahının belirlenmesi, servet ve gelirlerin tespit edilmesi ve sistemin kurulması zaman alacaktı.
Hazine ise bekleyemezdi.
Ferit Bey'in savunmasının özünü bugünün diliyle şöyle ifade etmek mümkün:
Servet ve irat üzerinden daha sistemli bir vergileme kurmak zaman alıyor; devletin ise bugün paraya ihtiyacı var.
Vergi tarihini bilenler için oldukça tanıdık bir gerekçe.
Çünkü maliye tarihinde devletlerin tüketim vergilerine yönelmesinin önemli nedenlerinden biri tam da budur. Tüketimi vergilendirmek görece kolaydır. Mal bellidir, işlem bellidir, tahsilat daha kolaydır.
Geliri ve özellikle serveti vergilendirmek ise çok daha güçlü bir idari kapasite gerektirir.
Ama tahsil edilmesi kolay olan verginin adil olması başka bir meseledir.
“Köylü aşar verir, ağnam verir, yol parası verir…”
İzmit Mebusu Hamdi Namık Bey'in itirazı ise meseleyi daha açık biçimde ortaya koyuyordu.
Köylünün zaten aşar, ağnam ve yol parası ödediğini hatırlatıyor ve yeni yükün yine köylünün üzerine bırakılmasını eleştiriyordu.
Üstelik tuz sıradan bir tüketim malı değildi.
İnsanların tüketmek zorunda olduğu temel bir ihtiyaçtı. Hayvancılıkla uğraşan köylü bakımından ise tuz ihtiyacı daha da fazlaydı.
Bu nedenle tuz üzerinden alınacak mali yükün görünüşte herkese eşit uygulanması, onun ekonomik etkisinin de herkes üzerinde eşit olduğu anlamına gelmiyordu.
Vergi adaletinin belki de en eski sorunlarından biri tam burada ortaya çıkıyor:
Herkesten aynı miktarı almak, herkese aynı yükü yüklemek midir?
Geliri yüksek bir kişi ile geçimini güçlükle sağlayan bir kişinin bir kilogram tuz üzerinden ödediği mali yük aynı olabilir.
Ama o yükün ödeme gücü içindeki ağırlığı aynı değildir.
Bu nedenle tüketim vergilerinin en önemli adalet sorunu, verginin hukuken kimin üzerinde olduğundan ziyade ekonomik olarak kimin üzerinde ne kadar ağır hissedildiğidir.
Bir başka itiraz: Vergi gelir ama gitmez
Mecliste Karesi Mebusu Vehbi Bey'in dile getirdiği başka bir kaygı ise bugün okunduğunda ayrıca dikkat çekiyor.
Vehbi Bey, olağanüstü şartlar nedeniyle getirilen mali yüklerin kalıcı hâle gelmesinden endişeliydi.
Bu nedenle tuz resmindeki artış kabul edilecekse bunun savaş süresiyle veya belirli bir dönemle sınırlandırılmasını öneriyordu.
Gerekçesi kabaca şuydu: Bir vergi veya zam bir kez kabul edildiğinde milletin sırtında kalıyor.
Bu nedenle olağanüstü dönem vergilerinin geçiciliği meselesi de daha 1920'de Meclisin gündemindeydi.
Nitekim kanunun yalnızca 1920 mali yılı için uygulanmasını isteyen öneri kabul edilmedi.
81 kabul, 36 ret
Uzun tartışmaların sonunda kanun oylamaya sunuldu.
Oylamaya 117 milletvekili katıldı.
81 milletvekili kabul, 36 milletvekili ret oyu verdi.
Ve Tuz Resmi Hakkında Kanun kabul edildi. TBMM Zabıt Ceridesi fihristinde de 26 sayılı Tuz Resmi Hakkında Kanun'un görüşmeleri 106-107 ve 301-317. sayfalarda gösteriliyor.
Fakat hikâye burada bitmiyor.
Çünkü aynı dönemde devletin gelir arayışı yalnızca tuzla sınırlı değildi.
23 Eylül'de tuza ilişkin düzenleme kabul edildikten yalnızca birkaç gün sonra damga resmi artırıldı; sigara kâğıdı ve oyun kâğıtları gibi bazı tüketim kalemlerine ilişkin mali yüklerde de artışlara gidildi. Nitekim Zabıt Ceridesi fihristinde Tuz Resmi Hakkında Kanun'un hemen ardından Damga Resminin Tezyidi Hakkında Kanun ile sigara ve oyun kâğıtlarından alınan istihlâk resimlerinin artırılmasına ilişkin kanunlar yer alıyor.
Dolayısıyla Eylül 1920'de yaşanan şey aslında daha geniş bir mali arayışın parçasıydı.
Millî Mücadele yalnızca cephede verilen bir savaş değildi.
Aynı zamanda o savaşın nasıl finanse edileceği meselesiydi.
Formun Üstü
106 yıl sonra aynı soru
Aradan 106 yıl geçti ama 23 Eylül 1920’deki tartışmanın izlerini bugün de görmek mümkün.
O gün tuzun bazı yerlerde kanuni fiyatının çok üzerinde satılması ve ihtikâr tartışılıyor, çözüm olarak Düyûn-ı Umûmiye şubesi bulunan yerlerde ambarlar kurulması düşünülüyordu. Yaklaşık bir asır sonra, bu kez sebze ve meyve fiyatlarındaki artış karşısında tanzim satış noktaları gündeme geldi. Elbette iki uygulama aynı değil; fakat temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat artışına kamunun doğrudan satış ve tedarik yoluyla müdahale etmesi bakımından benzer bir refleks dikkat çekiyor.
Vergileme tarafındaki benzerlik ise daha çarpıcı.
1920’de Ali Şükrü Bey, devletin ihtiyacı olan paranın tuz gibi herkesin tüketmek zorunda olduğu mallardan değil, insanların “serveti nispetinde, iktidarı nispetinde” alınmasını savunuyordu. Maliye Vekili Ferit Bey ise servet ve geliri tespit etmenin zaman alacağını, Hazine'nin bekleyemeyeceğini söylüyordu.
Bugün de servetin daha etkin vergilendirilmesi gerektiği yönündeki tartışmalar sürerken, ihtiyaç duyulan gelirin tüketim üzerinden alınan vergilerle sağlanması mali idare açısından kolay ve hızlı bir yöntem olmayı sürdürüyor. Malı satın aldığınız anda vergi de tahsil ediliyor. Serveti tespit etmek ve vergilendirmek ise daha güç.
Ama tahsil edilmesi kolay olanın adil olması başka bir mesele.
İşte 106 yıl sonra aynı soru yeniden karşımızda:
Devletin paraya ihtiyacı olabilir. Asıl mesele, bu paranın tahsili en kolay olandan mı, yoksa herkesin ödeme gücü gözetilerek mi alınacağıdır.





